27 07 2014

Yalnızlık

Oğuz Atay 

Ey Talih! Beni kendi ülkemde bir yabancı gibi yalnız bıraktın. Bütün ümit kapılarını yüzüme kapadın. Bunu neden yaptın bana? Önce bilgi tanrılarının sonsuz armağanlarıyla gözümü kamaştırdın. Bütün bilginlerin görkemli dünyasını tanıttın bana, en yüce bilginlerle tanıştırdın. Ülkülerle besledin beni. Evimde başıma buyruk ve sorumsuz yaşamama izin verdin.

Ne olurdu benim de kelimelerim olsaydı; bana ait bir cümle, bir düşünce olsaydı. Binlerce yıldır söylenen milyonlarca sözden hiç olmazsa biri, beni içine alsaydı. Çok insan için söylendi ama, sana da uygulanabilir denilseydi. Kendime gerçekten acıyabilseydim, gerçekten ümitsiz olsaydım. Sonra yavaş yavaş, adım adım doğrulurdum.

Kendimi aşabilecek bir sarsıntıdan yoksunum. En kötü tarafım da okurken ya da düşünürken bir kenara yazmıyorum. İnsanın geliştiği falan yok. Yalnız kusurlarına alışıyor, o kadar.

Belirli bir düzeyi aşan insanların içe dönük olduğuna inanıyorum ben. Fakat onların çoğu, iç dünyalarını başkalarından tecrit etmek isterler, bu dünyalarını adeta başkalarından kıskanırlar. Bu nedenle dışa dönük bir elbise giyerler. Yalnız yaşayan insanların, kendi içlerinde başlayıp biten eğlenceleri vardır.

Yeni bir dilbilgisi kitabı çıktı mı bugünlerde? Öznenin, yüklemin filan başka bir düzen içinde yerleştirilmesini sağlayarak beni istediğim anlama kavuşturacak böyle bir kitap. Ne diyorlarsa, yalnız onu demek isteyenler için geliştirilmiş düşünce ve ifade kuralları ne zaman bulunacak?

İstiklal Caddesi

Murathan Mungan 

İstiklal Caddesi'ne daha girdiğimiz anda, burada yürümenin nasıl da mayınlı bir tarlada yürümeye benzediğini hatırlıyorum; daha doğrusu hatırlatıyorlar. Caddenin ağzında bizi ilkin aman vermez anket teröristleri karşılıyor, ağzının iyi laf yaptığından fazlasıyla emin, çabuk çabuk konuşmayı düzgün konuşmak sanan birtakım gençler, önünüzü kesip ellerindeki anket kağıtlarını gözünüze gözünüze tutarak, sizi ille de bazı manasız soruları cevaplamaya zorluyorlar. Bu kadar manasız sorunun nasıl olup da hazırlanabildiğine dair ayaküstü bir başka anket yapasınız geliyor. Bu anket teröristlerinin her seferinde 'ölçülü bir itiraz' karşısında nasıl da 'ölçüsüz bir ısrara' başvurduklarını önceki deneyimlerimden bildiğimden, 'ölçülü bir itiraz' bölümünü hızla atlayıp 'ölçüsüz bir azarla' karşılık veriyorum çeşitli anket taleplerine. Bu da bir kurtuluş demek değil; çünkü üç adım ötede başka bir kuruluş için çalışan diğer anketçi çetesi bekliyor sizi. En azından sizin ömrünüzün bilmeye yettiği iki askeri ihtilal sonrasında, genlerine emir-komuta kipleri iyice sinmiş bu 'ırkın ahfadına' başka türlü dert anlatmanın mümkün olmadığını öğrendiğinizden bu yana hep yaptığınız gibi, ancak azarlaya azarlaya ilerleyebiliyorsunuz İstiklal Caddesi denilen hayat yolunda. (Bu çeşit uzun, ırmak cümleleri seviyorum, ruhumun akışına uygun buluyorum.) Azarlanmış anketçiler ardımızda kalıyor, her şeye karşın ilerlemeyi sürdürüyoruz.

Birisi

Virginia Woolf 

Yazık! Hindistan'da güneş başlığıyla at sürüp küçük bir eve dönemedim. Senin yaptığın gibi, geminin güvertesinde hortumla birbirlerine su fışkırtan yarı çıplak oğlan çocukları gibi, ortalıkta yuvarlanamam. Bu ateşi istiyorum ben, bu sandalyeyi istiyorum. Gün boyu bu şeylerin peşinde koştuktan sonra, onun üzünçlerinden sonra, inlemelerinden, beklemelerinden, kuşkularından sonra yanına oturacağım birisini istiyorum. Tartışmalardan, uzaklaşmalardan sonra özel yaşamımı istiyorum, seninle yalnız olmak, bu yaygarayı düzene sokmak. Çünkü, alışkılarım konusunda kedi denli düzenliyim. Yeryüzünün pisliğine, bozulmuşluğuna karşı çıkmalıyız; dönen, girdaplar oluşturan, kusulmuş, ezen kalabalığına. Kişi, kağıt keseceğini bile romanın sayfaları arasında tam bir düzenle kaydırmalı, mektup paketlerini yeşil ipekle düzgünce bağlamalı, faraşla külleri toplamalı. Bozulmuşluğun korkusunu sindirmek için elinden geleni yapmalı. Romalıların dayanıklılığını ve erdemlerini yazanları okuyalım, kumlar içinde yetkinlik arayalım. Evet; ama soylu Romalıların erdemini, dayanıklılığını senin gri gözlerinin ışığı altına kaydırmayı seviyorum, dans eden çimenlerin, yaz esintilerinin, oynayan oğlanların kahkahaları, bağrışmaları altında, gemi güvertelerinde hortumla birbirlerini ıslatan çıplak kamarotların. Bu nedenle yan tutmaz bir arayıcı değilim. Her zaman renkler lekeliyor sayfayı, bulutlar geçiyor üzerinden. Ve şiir, düşünüyorum da, yalnızca senin konuşan sesin. Alkibiades de Ajax, Hektor, Percival de sensin. Ata binmeyi sevdiler, umursamazca tehlikeye attılar yaşamlarını onlar; kitaplara çok düşkün de değillerdi öyle. Ama sen, ne Ajax'sın ne Percival. Senin kendine özgü tavırlarınla burunlarını kırıştırmadılar, alınlarını kaşımadılar. Sen sensin. Birçok şeyin yokluğuna karşın beni avutan da bu işte -çirkinim, güçsüzüm- yeryüzünün aktöre çöküşüne karşın, gençliğin uçuşuna. Percival'in ölümüne, sayısız acılara, kinlere, kıskançlıklara karşın.

Yolculuk

Aslı Erdoğan 

Olgular açık, uyumsuz, kaba. Yüksek sesle konuşmaya hevesli. Dev taşlar gibi yığılmış olguları, önemli şeylerle ilgilenenlere bırakıyorum. Beni çeken yalnızca aralarındaki mırıldanma. Belli belirsiz, saplantılı. Kayalar dolusu olguyu eşeleyerek elde edebileceğim bir avuç hakikatin -ya da eskiden öyle denirdi; şimdiyse bir adı yok- peşindeyim. Bir ışıltının ardından derinlere, en derinlere dalıp diplere ulaşır da geriye dönmeyi başarırsam, parmaklarımın arasından kayıp gidecek bir avuç kumun, kumların ezgisinin peşindeyim. "Gerçeği söylemiş olur gölgeden söz eden." Hakikat, gölgelerle konuşur.

Hedefsiz bir yolculuk bu. Yollar, sokaklar, duraklar, nesneler.. Keskin gün ışığında çığ gibi eriyen yüz çizgileri, cilalı gülümsemeler, yalanlar.. Herkes hoşnut mu kendinden, dünyadan? Gaddarlığın önünde diz çökmüş bu dünyadan hoşnut mu gerçekten? Yaşama bağlılık dedikleri bu olsa gerek, belki de yalnızca bir alışkanlık ya da refleks. Yollar, sokaklar, insan yüzlerinin berisine götüren izler. Kesinlikle hedefsiz bir yolculuk bu. Çünkü hedef belirlersen, bir tek onu görür ve aslında her şeyi kaçırırsın: Bin yaşındaki kökleri, altın parıltılı taşları, ağlayan kayaları, damarları, dehlizleri, karanlık ve anlaşılmaz çağrıları. Oysa belki de gerçek öykün tökezlediğin taşta yazılı. Eğilip bakmalısın ona, bir aynaya bakar gibi. Ancak böyle başlarsın kendi yolculuğuna, dünyanın büyük yollarında. Çorak ve ıssız, yabancı topraklarda, hep başkalarına ait topraklarda. Yaydan çıkmış bir ok gibi dalınmıyor gerçeğe, kollara ayrışmayı, parçalanmayı, dağılmayı, her çatlaktan sızmayı göze almak gerek. Vurulmayı göze almadan kimse firar edemez. Ama kim bir mahkumdan daha iyi tanıyabilir ki zamanı?

Ne yazık ki, klişelere karşı çıkışlar bile kendine ayrılan raflara yerleştirilmiş, klişeleşmiş. Neye, ne şekilde, ne kadar muhalif olacağınız, neye el sürüp neye diş geçirebileceğiniz.. O altın diliniz, ne denli altın, ne denli sivri olursa olsun, hangi tanrılara tapıp hangi şeytanları lanetleyeceğini iyi biliyorsa, -isterse bir tek kendi 'cemaatimizinkiler' olsun- uslu çocukluktan kurtulamazsınız.

26 07 2014

Kaygı

Engin Geçtan: Otto Rank, dölyatağında geçen rahat bir dönemin ardından, çaba ve girişim gerektiren doğum sonrası koşullara geçişin yeni doğan bebekte yarattığı dehşetin, en sağlıklı insanların bile sonraki yaşamında sürekli olarak var olan 'birincil kaygı'nın kökeni olduğu görüşünü vurgulamıştır. Rank, insanın yaşamındaki kaygıların çoğunu, doğum anında yaşanan ayrılık kaygısının tekrarı olarak yorumlamıştır. Ona göre, doğum travması sonucu yitirdiklerine karşılık bebek, annesinin de yardımıyla yeni ilişkiler kurarak çevresiyle 'birlikte olma' durumunu sürdürür. Ancak, gelişim sürecinin doğal sonucu olarak kurulan beraberlikler, ileride bir yenisi kurulmak üzere daima sona erer ve ayrılık kaygısı, yaşam döngüsünün her aşamasında yeniden yaşanır.

Otto Rank, insanları üç grupta değerlendirmişti: Ortalama insan, nevrotik ve artist. Rank'ın artist diye tanımladığı kişiler sıradan görünümlü bir ev kadını ya da bir işçi olabilir. Rank'ın tanımladığı artist, ortaya çıkan yeni durumlara göre sürekli olarak hareket eden dinamik bir dengeyi sürdürebilen insanlardır. Böyle bir süreç, yerleşmiş alışkanlıklar ve davranış örüntüleriyle gerçekleştirilemez. Önemli olan, insanın, karşısına çıkan her yeni duruma çözüm bulacak esnekliği gösterebilmesidir. Rank'a göre toplum tarafından 'başarılı artist' olarak nitelendirilen kişiler, nevrotik ya da ortalama insanlardır.

Nietzsche: Eski bir efsaneye göre Kral Midas çok uzun bir süre Dionysos'un refakatçisi bilge Silen'i ormanda kovalamış ama bir türlü yakalayamamış. Sonunda ele geçirmeyi başarınca da sormuş ona, 'insan için en iyi, en yeğlenecek şey nedir' diye. Hiç kımıldamadan susup durmuş cin öylece. Sonunda kralın zorlamasıyla konuşmuş, keskin kahkahalar koyvererek:


"Zavallı günübirlikçi canlılar, tesadüfün ve zahmetin çocukları! Ne diye zorlarsın beni, hiç duymamanın en yararlı olduğu şeyi söylemeye? Senin için en iyisi, hiç ulaşamayacağın bir şey: Hiç doğmamış olmak, var olmamak, hiçlik olmak."

Mizah

Octavio Paz 

Hiçbir silah mizahın silahı kadar güçlü değildir: Bilinç dünyanın saçmalığına bir başka saçmalıkla karşı çıkar ve mizah, nesne ile özne arasında bir 'berabere kalma' konumu yaratır. Amaç köklü bir değişime yöneliktir; sallantıda olan bir uygarlığın, bize zorla tek doğru, tek gerçeklik diye benimsettiği bir gerçekliği yıkmaktır.

Korku, kimi zaman gülmemize, kimi zaman da tüylerimizin ürpermesine yol açar. Kendimizi değişken bir çekiciliğe kaptırırız: Ruhbilimsel tanımlama, farkına varılmaksızın metafizik spekülasyona, bu spekülasyon dinsel görüntülere dönüşür; görüntüler de en sonunda doğaldışı ile sıradan olanı, itici olan ile derinlerde yatanı birbirine kopmaz bağlarla bağlayan bir anlatının kalıbına dökülür.

İnsan düşleyen bir varlıktır ve taşıdığı us bile yalnızca bu sürekli düşleme eyleminin biçimlerinden biridir. Aslında düşlemek; kendinin dışına çıkmak, kendini yansıtmak, kendi sınırlarını sürekli aşmak demektir. Tutku beslediği için, düşleyen bir varlık olarak insan, bütün dünyayı tutkusunun bir görüntüsüne dönüştürme gücüne sahiptir.
 

İnsan, içgüdüleridir ve bizim Tanrı diye adlandırdığımız şey, korku ve parça parça edilmiş tutkudur. Ahlak düzenimiz, saldırganlığın ve aşağılamanın yasallaştırılmış biçimidir. Aklın kendisi, içgüdü olduğunu bilen ve böyle olmaktan korkan salt içgüdüdür. 

Birbirimize benzediğimiz ortak bir yan varsa eğer, o da hepimizin kendimizi şimdiki zamanda rahat hissetmeyişimizdir. Bizler, Konfüçyüs'ün yinelenen zamanları da dahil olmak üzere, bütün sonsuzlukların kaçakları olan kişileriz.

25 07 2014

Din

Tom Weller: Birkaç bin yıl önce, yarı yabani bir kabilenin cahil üyeleri mitleri, vahşi öyküleri, yalanları ve saçmalıkları bir araya getirerek bir kitap yazdılar. Yüzyıllar geçtikçe bu hikayeler süslendi, çarpıtıldı, sakatlandı ve sonra durmaksızın karıştırılmaya başlanan ufak parçalara ayrıldı. Sonunda bu malzeme birkaç dile yanlış bir biçimde başarıyla tercüme edildi. Yaratılış yanlılarına göre, ortaya çıkan metin, bu karmaşık ve teknik konuda başvurulabilecek en iyi rehberdir.

Leslie Stephen: Dindarlar bilmekten ziyade hissederler. Doğanın çıplak görüntüsünün onları derinden etkilemesi, saygı ve sevginin nazik parıltısı olarak gördükleri evrene bakarken hissettikleri huşu, onlara göre inançlarının gerçekliğinin mutlak kanıtıdır. Ne mutlu böyle duygular hissedene! Fakat böyle elle tutulamaz söylemlerden yola çıkarak kesin, gerçek söylemler oluşturmaya çabalarken, bu söylemlerin gerçekle ne kadar berbat bir uyumsuzluk yaratmaya eğilimli olduğunun farkında olmaları gerekir.

Stephen Jay Gould: Tuhaf bir balık türünün, sonradan karasal canlıların bacaklarına dönüşecek sıradışı bir kuyruk anatomisine sahip olması yüzünden buradayız; çünkü dünya buzul çağı esnasında tamamen donmamıştır; çünkü çeyrek milyon yıl önce Afrika'da ortaya çıkan küçük ve zayıf bir tür, ne yapıp edip hayatta kalmayı başarmıştır. Daha iyi bir yanıt bulmak için kıvransak da henüz bulamadık.

Wayne Adkins: İsa'ya, Kocaayak'a, cüce cinlere, büyücülüğe, İslam'a, uzaylıların insanları kaçırdığına, Diş Perisi'ne, gökkuşağının ucundaki altınlara ve insanlık tarihi boyunca insanların ortaya attığı diğer savlara inanmak arasında nasıl tercih yapılabilir? İnanmak, tıpkı bir zar atıp inancınızla doğru bir yatırım yaptığınızı ümit etmeye benziyor. Buna rağmen, hala kanıtı olmayan bir sava inanmakta ısrarcıysanız o zaman Tanrı benim; bana para gönderin.

Amy Alkon: Eğer insanlar nasıl iyi olacaklarını belirleyen kurallara gerçekten ihtiyaç duyuyorlarsa, tek yapmaları gereken benim yarattığım dinin ilkelerine uygun bir biçimde yaşamaktır: 1. Nazik olun. 2. Etik davranın. 3. Mantıklı olun. 4. Her an kafanıza bir piyano düşebilecekmiş gibi yaşayın. 5. Ayrılırken kamp alanını bulduğunuzdan daha iyi bir durumda bırakın.

24 07 2014

Kadın

D.H. Lawrence 

Kadınların büyük çoğunluğu böyledir: Çoğu bir erkek ister, cinsel ilişkiyi istemez; ama ele geçirdiği kelepirin bir yönü olarak katlanır buna. Daha eski moda olan kadınlar, bir hiç gibi yatıverir, işi oluruna bırakırlar. Ama birleşmenin kendisi, hiçbir anlam taşımaz onlar için, tatsız bir şeydir. Birçok erkek de böylelerinden hoşlanır. Ben tiksinirim. Ne var ki, kurnaz kadınlar, böyle değilmiş gibi görünmeyi başarırlar. Tutkulu, ürpertili gibi görünürler. Oysa hepsi palavradır. Yapmacıktır. Bir başka tür de vardır ki, doğal ilişkilerden başka her şeyden hoşlanır: Her türlü duygudan, kucaklaşmadan, kendini yitirmeden. Yerli yersiz istek uyandırır insanda, hiç ilgisiz bir anda boşalıverirsiniz. Bir de katı tür vardır, ne yaparsanız yapın haz duyuramazsınız; sizden çok daha sonra, ancak canları istediği zaman haz duyarlar. Etkinliği ellerinde tutmak isterler hep. Bir başka tür de içerden ölü olanlardır, düpedüz ölü; bilirler böyle olduklarını. Birtakımı da gerçekte haz duyamayacağınız anda boşaltıverir sizi, sonra uyluklarını kıvıra kıvıra kendi hazlarına ulaşmaya çabalarlar. Bunların çoğu sevici türden kadınlardır. Bu davranış, şaşılası bir şeydir. Bana öyle geliyor ki, hemen hepsi de sevicidir kadınların.

23 07 2014

Aforizmalar

Richard Bach 

Hayat size hiçbir şey söylemez; ancak her şeyi gösterir.

Sık sık yeni dinlerle karşılaşacaksınız ve her seferinde sizi aynı sınav bekleyecek: "Bu inancın hayatım olmasına razı mıyım?"

Hayranlık gerektiren hiçbir ilke gerçek değildir. Tapınmayı gerektiren hiçbir Tanrı aslında mevcut değildir.

Razı olamayacağınız hiçbir şey yoktur; razı olmaktan vazgeçemeyeceğiniz bir şey olmadığı gibi.

Ne cennetler, ne cehennemler.. Tek var olan, doğrusunu yaptığınıza inanana kadar yarattığınız bu sonsuz dünyalardır.

Hipnotizma etkisinden kurtulmanın ilk adımı, hipnotize edildiğinizin farkına varmaktır.

Ömür, içinizdeki asıl sizi, hayal edebileceğiniz en maceraperest ve yaratıcı biçimde ifade etmeniz için size verilmiş bir şanstır.

Her güçlü fikir, siz onu uygulamaya karar verene kadar kesinlikle muhteşem ve hiç şüphesiz işe yaramazdır.

Cevap alamamanızın en büyük nedeni, soruları sormamış olmanızdır.

Rüyanızdaki bütün sahneler, karakterler, olaylar, tehlikeler ve ortaya çıkan sonuçlar sizin kendi bilincinizden inşa edilir; karanlıklar ve sıkıntılar da oradandır, hazlar da.

Mutluluk yerine güvenlik alışverişine çıkın; ikisinin fiyatı aynıdır.

Ne dilediğinize bağlı olarak kişisel dünyanızı sükunetle veya asice kurabilirsiniz. Karmaşanın ortasına huzur katabilir, cenneti yerle bir edebilirsiniz. Bütün bunlar ruhunuzu nasıl şekillendirdiğinize bağlıdır.

Bu dünyanın ne olduğunu, nasıl işlediğini öğrendiğinizde mucizeler kendiliğinden başlar. Tabii bunları mucize olarak adlandıran, başkalarıdır.

Başı dertte olan kendinizseniz şefkat duymanız ne kadar da kolaydır!

Her kim gerçeği ve ışığı isterse kendi adına bulacaktır.

22 07 2014

Yazmak

Andre Gide: En çok, düşünmekte ve yazmakta hiçbir şahsi menfaat bulunmadığı zaman iyi düşünülür, iyi yazılır.

Murathan Mungan: Yazmak en iyi başlangıçtır. Yazmak aynı zamanda affetme isteğidir. İlkin anamızla babamızı affederiz, sonra sıra bize gelir, kendimize. Affetmesi en zor kişiye.

Ernesto Sabato: Yazmak, en azından bir şeyi sonsuzlaştırmak için yazmak: Bir aşkı, bir kahramanlık eylemini, bir kendinden geçme anını. Mutlak olana ulaşmak. Ya da belki tutkunun ve kahramanlığın o mutlak eylemlerinde yeteneksiz olanlar için gereklidir yazmak. Çünkü ne bir gün kendini Prag'ın bir meydanında ateşe veren o çocuk, ne Ernesto Che Guevara, ne Marcelo Carranza yazmaya ihtiyaç duymuştu. Sahici hiçbir kişilik sözlerden yaratılmış bir suret değildi; onlar kandan, hayaller ve umutlardan, gerçek üzüntülerden yapılmışlardı ve bu karmaşık hayatın ortasında, varoluş için bir anlam ya da hiç olmazsa bu anlamın bulanık belirtisini bulmamıza, bilinmeyen bir şekilde hizmet eder gibi görünüyorlardı.

Hermann Hesse: Yazmak iyidir; ama düşünmek daha iyi, akıllılık iyidir; ama sabretmek daha iyi.

Mehmed Uzun: Yazmak, yazı da bir tür yolculuktur. Deniz dalgaları arasında bir yolculuk. Yolumuzu bulabilmek, doğru yola girmek için deniz dalgalarına karşı savaşırız. Yaşanmış şeyleri yeniden diriltmek istediğimizde gereklidir bu savaş.

Cesare Pavese: Tedirginliğinde ve yazı yazma çabanda sana yardımcı olan şey, her sayfada söylenmemiş bir şey kaldığını kesinlikle bilmendir.

Ahmet Oktay: "Niye bu çaba? Dünya mı değişti bunları yazınca? Okur, anlatmak istediğimi, anlattığımı sandığımı gerçekten anlayacak, kavrayacak mı? Katıldığı ya da karşı çıktığı görüşlerimi nasıl öğreneceğim?" Kimi zaman, bir yazar bu soruların tümüne olumsuz anlamda yanıtlar verir. Çünkü daha önce görmezden gelinmiş kitaplarını anımsamıştır. Bu yüzden hiçbir umut beslemez. Yine de daha parmaklarındaki sızı geçmeden yeni bir kitaba başlar. Sait Faik'i anımsayalım: Tek satır yazmamaya yemin etmiştir; ama daha karşılaştığı ilk olayda koşup bakkaldan bir kalem alır: "Yazmasam deli olacaktım" der.

Murathan Mungan: Yazmak, aşkı ya da hayatı öğretmez insana. Marguerite Duras'ın dediği gibi, yazarak sadece yazmayı öğrenirsiniz, daha iyi yazmayı.

Bertrand Russell: Kendileri için dünyada yapacak hiçbir şey kalmamış olduğu kanısını taşıyan yetenekli gençlere öğüdüm şudur: Yazmaya çalışmaktan vazgeçin; bunun yerine yazmamaya çalışın. Dünyaya açılın, bir korsan olun, Borneo'da bir kral, Rusya'da bir işçi olun; ilkel fizik gereksinimlerin hemen bütün enerjinizi yutacağı bir hayata başlayın.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...