21 10 2014

Uzun Sözün Kısası

Elias Canetti 

Günler birbirinden ayrılır; fakat gecenin tek bir adı vardır.

Bugüne kadar iktidara, o iktidarı kendisi için istemeden saldıran bir insan duymadım; bu türün en tehlikelileri ise dini bütün ahlakçılardır.

Ölüler yargılarla, yaşayanlar ise sevgiyle beslenirler.

Gün gelecek, eski yolculuk yazıları en büyük sanat eserleri kadar değer kazanacak; çünkü yeryüzü, bilinmediği sürece kutsaldı ve bir daha da asla öyle olamayacak.

Tanrı, insanın kendini beğenmişlikleri arasında en büyüğüdür.

Yaşamın en cesur yanı, ölümden nefret etmesidir; bu nefreti silen dinler, aşağılık ve zavallıdır.

Asıl önem taşıyan, paraya o gereksinildiği zaman da değer vermemektir.

İnsan hiçbir zaman dünyayı daha iyi kılmaya yetecek kadar üzülemiyor. Çünkü karnı çok çabuk yeniden acıkıyor.

Başarılı insan yalnızca alkışları duyar, bunun dışında sağırdır.

İnsanlar koltuklarda oturup masalarda yediklerinden bu yana, savaşlar daha uzun sürüyor.

Tutkusuz yaşayan, yaşıyor sayılmaz; tutkulara hep gem vuran, yarım yaşar; tutkulardan ötürü yıkıma sürüklenen, en azından yaşamış demektir.

Kendi kendileri olarak kalanlar için kurtuluş yoktur.

İnsanın bedelini ödemek zorunda olmadığı güçlü arzu yoktur; ama arzunun en yüksek bedeli, gerçekleşmesidir.

Düşmanımın düşmanı, dostum değildir.

Dinlerin işlediği asıl günah, sanki hakları varmışçasına ve yazgılarına ilişkin herhangi bir şey biliyorlarmışçasına ölülerle oynayarak onlara karşı işledikleri günahtır.

Neyi anlatabilir ki insan, büyük bir utanç duymaksızın?

Anarşizm

Steven Pinker 

Romantik 1960'larda, barışçılığıyla övünen Kanada'da genç bir delikanlı olarak, Bakunin anarşisinin sağlam bir taraftarıydım. Ebeveynlerimin, "Eğer hükümet kolluk kuvvetlerini bir kenara iterse her yer cehenneme döner." nasihatine gülüp geçmiştim.

Rekabet içindeki tahminlerimiz 17 Ekim 1969 günü sabah saat 8.00'de Montreal kolluk kuvvetleri greve başladığında sınanmaya başladı. Öğleye doğru saat 11.20'de ilk banka soygunu gerçekleşti. Öğlen olduğundaysa şehir merkezindeki dükkanların çoğu yağmalama yüzünden kapandı. Bu olaylar üzerinden daha birkaç saat geçmemişti ki, taksi şoförleri havaalanı müşterileri için kendileriyle rekabet halindeki bir limuzin kiralama şirketinin binasını ateşe verdiler. Bir keskin nişancı çatılardan birine çıkarak bir polis memurunu öldürdü. İsyancılar bazı otel ve restoranları bastı ve bir doktor banliyödeki evine giren bir hırsızı öldürdü.

Günün sonunda, 6 banka soyulmuş, neredeyse 100 dükkan yağmalanmış, 12 yangın başlatılmış, 40 araba dolusu dükkan camı kırılmış, şehir otoriteleri orduyu ve elbette Kanada atlı polislerini düzeni yeniden sağlamak adına çağırmadan evvel mülk zararı 3 milyon doları aşmıştı. Bu belirleyici, deneysel sınav siyasi görüşlerimi sükutu hayale uğratmıştı.

On Emir

Anonim 

Sana yapılmasını istemediğin şeyleri başkasına yapma.

Her meselede, zarar vermemek için mücadele et.

Arkadaşlarına, arkadaş canlılara ve dünya geneline sevgi, şefkat, içtenlik ve saygıyla yaklaş.

Kötülüğe göz yumma ve adaleti uygulamaktan çekinme ama özgürce itiraf edilen ve dürüstçe pişmanlık belirtilen kabahatleri affetmeye daima hazır ol.

Hayatını neşe ve hayranlık duygusuyla yaşa.

Hep yeni şeyler öğrenme arayışında ol.

Her şeyi sına; durumlar karşısındaki fikirlerini daima gözden geçir. Eğer uyumlu değilse tutkuyla bağlı olduğun bir inancı dahi terk et.

Düşünce ayrılıklarını asla sansürleme ya da yok etme; diğer insanların seninle aynı fikirde olmama haklarına daima saygı duy.

Öz deneyim ve mantığınla kendi bağımsız fikirlerini oluştur. Başkalarının seni körü körüne idare etmelerine izin verme.

Her şeyi sorgula. 


20 10 2014

Aşk, Hayat, Sanat

Andre Gide 

Aşk oyunlarında en büyük ustalıkları, sapıklıkları kibar fahişelerde değil, birtakım 'dürüst' evliliklerde aramak gerekir.

Hepiniz aynısınız; evde ve benzerleriniz arasında yiğitlik taslıyorsunuz; ama dışarda ve herkesin önünde cesaretiniz uçup gidiyor. Sizi bunaltan kınamaları gerçekte çok haklı buluyorsunuz; içinizden güzelce tersini savunuyorsunuz; ama bu işi yüksek sesle yapmaktan kaçınıyorsunuz.

Doğum oranı çok olan bir milletin, çökmeye yüz tutan bir ırkta olduğu gibi, insan hayatına önem vermesi, aynı şekilde her ferde saygı göstermesi beklenemez.

Bugün en iyi yazılarım, en az çaba ile yazdıklarımdır.

İnsanın çok güzel at, sığır, kümes hayvanı, tahıl, çiçek türleri elde etmek için o kadar şey yapıp da hala tıpta kendi dertlerine bir rahatlama, acımada bir çare, dinde bir avuntu, sarhoşluklarda da unutuş arar durumda olması aşağılık, yüz kızartıcı bir durum değil midir?

Yaşamda hiçbir şey çözülmez, her şey sürer. Belirsizlik içinde kalır insan; sonuna kadar da neye dayanacağını bilemeden öyle kalacaktır. Bu arada, hiçbir şey olmamışçasına yaşam sürüp gider. Buna da razı olur insan, her şeye razı olduğu gibi.

İnsan azıcık incelemeyi bildi mi, çoğu zaman, bir kümeste, bir köpek evinde, bir akvaryumda, bir tavşanlıkta ya da bir ahırda, kitaplardakinden, hatta, inanın bana, her şeyin az çok karışıp bozulduğu bir insan topluluğunda öğrenebileceklerinden çok daha fazlasını öğrenir.

İnsan ruhu sofuluğa gömüldükçe gerçek duygusunu, gerçek zevkini, gerçek gereksinimini, gerçek aşkını yitirir. Bu dünyada her şeyi apaçık görmek en çok önemsediğim şeydir; bir sofuyu huzura kavuşturan yalanın kalınlığı karşısında şaşırıp kalırım.

Birbirini seven iki yaratığın her biri, isteminin, bilincinin dışında, ötekine göre biçimlenir; ötekinin gönlünde gördüğü sevgiliye benzemeye çalışır. Gerçekten seven kişi, içtenlikten el çeker.

Sanatta, hele edebiyatta, yalnızca bilinmediğe doğru atılanlar değer taşır. Her türlü kıyıyı ilkin ve uzun zaman gözden kaybetmeye razı olmadan yeni toprak keşfedemez insan.

Çoğu zaman, hemen hemen düşünülmeden yapılan bir ilk iş, düzelmez biçimde sınırımızı çizer; öyle bir çizgi çekmeye başlar ki, sonradan bütün çabalarımız silemeyecektir onu.

Sevdiği ve sevilmek istediği sürece, seven kişi olduğu gibi görünemez; üstelik ötekini görmez; süslediği, tanrılaştırdığı, yarattığı bir yüce sevgili görür onun yerine.

Sanatçı

Nazım Hikmet 

İnsan dediğin, her şeyden önce sosyal, tarihi, konkre bir varlıktır. Bütün tarih devrelerinde insan sosyal çevrelerin, sosyal sınıfının da insanıdır. Ben, mücerret, bütün devirler ve bütün sosyal şartlar için bir ve aynı olan insandan bahseden edebiyatı, felsefeyi anlamam. Mücerret insan benim anladığım manada, sahici insanın gölgesi bile değildir. Bize sahici insanların içini, dışını, kavgalarını, ihtiraslarını anlatan bir edebiyat lazım.

Dönemlerinin karanlık güçleriyle savaşan sanatçılara her ülkede ve her çağda rastlanır. İnsanların mutluluğu ve dünyada güzel bir yaşam için savaşa giren bu ilerici sanatçılar her zaman karanlık güçlerce kuşatılmış, kovuşturulmuş, baskıya uğratılmış, hapsedilmiş ve öldürülmüşlerdir. Fakat onlar hiçbir baskı ve tehdidin, hiçbir ölümün, hiçbir yalanın; tarihin akışını iyiye, güzele, haklıya ve mutluluğa yönelişini durduramayacağını bilirler.

Hayatımı ve sanatımı, yaratıcı, geniş halk yığınlarının hayatına ve yaratıcılığına bağlamışım. İnsanlarımı seviyorum, bütün zaafları ve kepazeliklerine rağmen onlara güveniyorum; tarihi onlar yapmışlardır ve onlar yapacaklardır. İşte sanatım aydınlıksa, ümitliyse, palavracı değilse bundan dolayıdır. Halbuki şairlerimizin çoğu bu bakımdan şaşkın bir durumdadır. Kafaları karmakarışık ve yürekleri sosyal durumlarından gelen bir kahredici şüphe içindedir.

İnsancıklar

Stefan Zweig 

1844'te, 24 yaşındaki o yalnızların en yalnızı "ateşli bir tutkuyla, neredeyse gözyaşları içinde", İnsancıklar'ı, bu usta işi insanlık çalışmasını yazdı. En büyük utancı olan yoksulluk üretti onu, en büyük kudreti, acıya olan sevgisi, sonsuz merhameti de kutsadı. Yazılı sayfalara güvensizlikle baktı. Orada kadere sorulmuş bir soru olduğunu, bir karar verileceğini seziyordu; güçlükle şair Nekrasof'a elyazmalarını kontrol etmesi için götürmeye karar verdi. İki gün hiçbir haber çıkmadı. Geceleri tek başına evde oturup düşünüyor, lambanın gazı bitinceye kadar çalışıyordu. Birdenbire gecenin dördünde kapının zili hararetle çalındı ve Nekrasof şaşkınlıkla kapıyı açan Dostoyevski'nin kollarına atıldı, boynuna sarıldı, öptü ve kutladı.

O ve bir arkadaşı birlikte elyazmalarını birbirlerine okumuşlar, bütün gece dinlemişler, sevinçten deliye dönmüşler ve ağlamışlardı. Sonunda dayanamamışlardı: Gelip ona sarılmak istemişlerdi. Bu, Dostoyevski'nin hayatının ilk saniyesiydi, gece yarısı çalan bu zil onu şöhrete çağırıyordu.


Sabahın ilk ışıklarına kadar ateşli sözlerle mutluluk ve coşkularını paylaşırlar. Ardından Nekrasof Rusya'nın en büyük eleştirmeni Belinski'ye koşar. "Yeni bir Gogol doğdu" diye bağırır daha kapıdayken, elyazmalarını bir bayrak gibi sallayarak. "Size kalsa Gogol'lar mantar gibi yerden bitecek" diye homurdanır güvensiz eleştirmen, böylesi bir heyecana kızarak.

Ama ertesi gün Dostoyevski onu görmeye geldiğinde oldukça değişmiştir. "Peki, siz burada neyi başardığınızın farkında mısınız?" diye heyecanla bağırır iyice şaşkına dönmüş olan genç adama.


Dostoyevski dehşete kapılır, bu yeni ve ani şöhret onda tatlı bir ürperti uyandırır. Rüyada gibi iner merdivenleri, sokağın köşesinde sallanarak ayakta durmaya çalışır. Kalbini sıkıştıran bütün o karanlık ve tehlikenin güçlü bir şey olduğunu, çocukluğundaki belirsiz "büyüklük" hayallerinin ölümsüzlük olduğunu, bütün dünya için acı çekmek olduğunu ilk kez hisseder; ama buna inanmaya cesaret edemez. Coşku ve vicdan azabı, gurur ve tevazu göğsünde belli belirsiz salınıp durmaktadır, hangi sese inanacağını bilemez. Sarhoş gibi sokağın karşısına geçer, gözyaşlarına mutluluk ve acı karışır.

19 10 2014

Hitler ve Stalin

Richard Dawkins 

Hitler ve Stalin ateistlerdi. Bu konuda ne söyleyeceksiniz?

"Bu soru din konusunu tartışmaya açtığım hemen her konferans ve elbette çoğu radyo sohbetinde karşıma çıkmıştır. Bu soru haşin ve kızgın bir tavırla yöneltilir ve iki genel sanı vardır:


1. Stalin ve Hitler ateisttir.
2. Yaptıkları korkunç şeyleri ateist oldukları için yapmışlardır.

Birinci sanı, Stalin için gerçek ancak Hitler için şüphelidir. Ancak birinci sanı her koşulda yersizdir; çünkü ikinci sanı doğru değildir. Yersiz bir sanıdan yola çıkıldığına göre, hiç kuşkusuz her iki iddia da mantıksızdır.

Odaklanmamız gereken nokta, kötü ya da iyi insanların dindar ya da ateist olup olmadıkları değildir. Önemli olan, Hitler ve Stalin'in ateist olup olmadıkları değil, ateizmin insanları kötülük yapmakta sistematik olarak etkileyip etkilemediğidir.

Bazı ateistler kötü eylemler sergileyebilir; ancak bu kötülükleri ateizm adına yapmazlar. Din savaşları ise gerçekten de din adına yapılmıştır ve bu tür savaşlar tarihte korkutucu derecede sık görülür. Ateizm adına yapılmış herhangi bir savaş yoktur. Savaşlar ekonomik hırslar, siyasi tutkular, etnik ya da ırksal önyargılar, keskin dindarlık, intikam ya da bir ulusun yapısındaki bir tür vatansever inançla başlar. Bir savaşın fitilini ateşleyebilecek bir diğer gerçekçi motivasyon ise, bir insanın sarsılmaz bir biçimde kendi inancını tek gerçek inanç olarak görmesidir ve bu görüş rakip dinlerin tüm takipçilerini kafir olarak gören ve ölüm cezasına mahkum eden ve aleni bir şekilde, Tanrı'nın askerlerinin doğrudan cennete gideceklerini vaat eden bir kutsal kitapla desteklenir."


Sam Harris: Dinsel inancın tehlikesi, sıradan insanların çılgınlık meyvelerini toplamalarına ve bu meyvelerin kutsal olduklarına inanmasına imkan vermesidir. Her yeni neslin çocuklarına dinsel konuların diğer konular gibi haklı çıkarılmasına gerek duyulmadığı öğretildiğinden, medeniyetler hala akılsız ordularla dolup taşmaktadır. Bugün bile birbirimizi eski literatüre dayanarak öldürmekteyiz. Bundan daha üzücü ve saçma bir şey olabilir mi?

"Bir düşünün, hangi insan inançsızlığı uğruna savaşmak ister?"

18 10 2014

Din

Douglas Adams 

Din.. Merkezinde bazı fikirler barındırır ve biz bunları kutsal ya da mübarek diye adlandırırız ya da benzer terimler kullanırız. Bu, şu anlama gelir: "İşte hakkında kötü söz söyleme izninizin olmadığı bir fikir ya da bir kavram; tek kelimeyle, bu yasaktır. Peki, neden olmasın? Çünkü yasaktır!

Eğer birisi sizin onaylamadığınız bir partiye oy verirse bu konuda onunla istediğiniz kadar tartışmakta serbestsiniz; herkes bir görüş bildirecek ama bu kimseyi rencide etmeyecektir. Eğer birisi vergilerin artması ya da azalması gerektiğini söylerse bu konuda da yorum yapmakta özgürsünüz. Ancak diğer yandan, birisi "Bir Sebt günü ışık düğmesine dokunmamalıyım" derse ona şöyle dersiniz: "Buna saygı duyarım."

Neden Muhafazakar partiyi ya da İşçi partisini, Cumhuriyetçileri ya da Demokratları, şu ya da bu model ekonomiyi ya da Windows yerine Macintosh'u desteklemek tamamen meşrudur da kainatın nasıl meydana geldiği ve onu kimin yarattığıyla ilgili bir fikir beyan etmek yasaktır? Kutsal meseleler olduğu için mi?

Meseleyi mantıklıca irdelediğinizde, böylesi fikirlerin diğer fikirlerle çekişebilmesi adına en az onlar kadar serbest olmamasının bir nedeni yoktur; tabi eğer söylenmemeleri gerektiğini aramızda bir şekilde kararlaştırmadıysak.

17 10 2014

Hayat

Fernando Pessoa 

Hayat bütünüyle düştür.

Hayat, hayatın dile getirilmesine engel olur. Büyük bir aşk yaşasam asla anlatamazdım.

Bir köşeye atılmış bir şey, sokağa düşmüş bir bez parçası olan iğrenç varlığım hayatı görünce kılık değiştiriyor.

Ruhumun olduğu gibi hayatımın da özü, asla başrol oyuncusu olmamaktır.

Edebiyat, hayatı mümkün olduğu kadar gerçek kılmak için çaba sarf etmenin bir adıdır.

Düşünenler ve hissedenler, hayata karşı uyanık olanlar; trenlerin, arabaların ve gemilerin korkunç isterisi yüzünden ne uyuyabilir ne de uyanık kalabilirler.

Yaşamak, bir başkası olmaktır.

En iyiler hayatı, hiçbir şeyle kıyas kabul etmez bir düş olarak görmelidir.

Kölelik bu hayatın yasasıdır. İsyan etmenin de kaçmanın da mümkün olmadığı, kayıtsız şartsız boyun eğilen yasa budur. Kimileri köle doğar, kimileri sonradan olur, kimileri ise köleleştirilir.

Hayat, bilincine varsak çekilmez hale gelirdi.

Ölümden yapılmışız biz. Hayat diye kabul ettiğimiz şey, gerçek hayatın uykusu, varlığımızın gerçek halinin ölümüdür. Yaşadığımızı sanırken ölüyüzdür; ölümle pençeleşirken yaşamaya başlarız.

Hissetmektir mühim olan, yaşamak değil.

İnsanoğlu ancak çoktan göçmüş dedelerinin işine yarayacak türden şeyler öğrenir. Hayatın gerçek kurallarını ancak ölülere belletmeyi biliriz.

Yaşamak, başkalarının niyetleriyle örgü örmektir.

Yetişkinlerin hayatı, başkalarına sadaka dağıtmakla geçer. Hepimiz başkalarının sadakalarıyla yaşarız. Kişiliğimizi, yan yana var olma denen rezilce alemlerde harcarız.

Hayat, istemeden çıkılan deneysel bir yolculuktur.

Yaşamın bir bilinci olmadığının bilincinde olmak, aklın en eski yükümlülüğüdür.

Kendini kaybetmeyen insan yoktur, yaşamak başlı başına kendini kaybetmek demektir.

Bütün meşhur lanetliler gibi ben de, düşünmenin yaşamaya yeğ olduğunu hissedeceğim daima.

Yanılıyordu Vergilius. En çok anlamak yoruyor bizi. Yaşamak, düşünmemektir.

16 10 2014

Din

Richard Dawkins: Filmlerinde insanları korkutma konusunda büyük bir usta olan Alfred Hitchcock, İsviçre'de araba sürerken birden pencerenin dışında bir yeri işaret etmiş ve "Hayatımda gördüğüm en dehşetli sahne bu" demiş. İşaret ettiği yerde bir papaz, küçük bir çocuk ile, eli çocuğun omzunun üzerinde bir şekilde sohbet ediyormuş. Hitchcock arabanın penceresinden başını çıkarmış ve şöyle bağırmış: "Kaç küçük çocuk! Hayatını kurtarmak için kaç!"

Gore Vidal: Kültürümüzün kalbindeki büyük, ağza alınmayacak kötülük tektanrıcılıktır. Eski Ahit adıyla bilinen barbar bir Tunç Çağı metninden üç insanlık karşıtı din gelişmiştir: Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam. Bunlar gök tanrılı dinlerdir ve tamamen ataerkildirler. Tanrı, her şeye gücü yeten Baba'dır ve dolayısıyla, gök tanrı ve dünyevi erkek elçilerinin etkisine girmiş olan bu diyarlarda iki bin yıldır bir kadın nefreti var olmuştur.

Thomas Jefferson: Soyut varlıklardan bahsetmek, hiçlerden bahsetmektir. İnsan ruhunun, meleklerin ve tanrının soyut olduğunu söylemek, ya bunların birer hiç olduğunu söylemek demektir ya da Tanrı, melekler ve ruhlar yoktur. Bundan daha farklı bir sonuç çıkaramam; hayallerin ve fantezilerin dipsiz kuyusuna dalmadığım takdirde. Gerçekten var olan şeylerle zaten yeterince meşgulüm ve bu beni fazlasıyla tatmin ediyor; lakin gerçekten var olması olası ancak hiçbir kanıta dayanmayan konularla kendime işkence edecek ya da zihnimi kurcalayacak değilim.

Albert Einstein: Dünyadaki konumumuz pek tuhaf. Her birimiz, sebebini bilmeden burayı kısaca ziyaret ederiz; ancak görünen o ki bazılarımız için bunun ilahi bir amacı var. Oysa gündelik hayatın bakış açısıyla bir değerlendirme yapılırsa gerçekten bildiğimiz bir şey var: İnsan diğer insanlar uğruna burada; elbette, biz gülümsemeyi ve iyi kalpli olmayı en önemli değerler sayarak mutlu olabilenler için.

Kent ve Köpekler

Mario Vargas Llosa 

Kadınlar yatmak içindir.

Saygı uyandırmak için arada bir dövüşmek gerek; yoksa hayat boyu ezilirsin.

Paul Nizan: Yirmi yaşındayım. Kimse bana hayatın en güzel dönemi olduğunu söylemesin.

Orduda öğrenilen ilk şey budur: Bir erkek davranışlarının sorumluluğunu üstlenmeyi bilmelidir.
 

Bir çocuğu mahvetmede kadınların üstüne yoktur. 

Eğer kız hoşuna gidiyorsa, kabul edene kadar yakasını bırakmamalı. Sonra da canından bezdirmeli.

Aşktan daha kötü bir şey yoktur. İnsan gerçekten aptala döner ve kendini kaybeder. Her şey altüst olur, insan her türlü çılgınlığı yapabilir, bir anda hayatını mahvedebilecek bir şey yapabilir.

Düzen ve disiplin adaletin unsurlarıdır ve akılcı bir toplu yaşayışın vazgeçilmez araçlarıdır.

.. ve her kuşakta
çürüme yağmasını sürdürüyor
(Carlos German Belli)

Jean-Paul Sartre: Korkak olduğumuz için kahramanı oynarız, kötü olduğumuz için de ermişi; yakınlarımızı öldürme isteğiyle yanıp tutuştuğumuz için katili oynarız, doğuştan yalancı olduğumuz için oynarız.

Kadınlar böyledir, hiçbir zaman ne istediklerini bilmezler.

Düşman silahsızsa ve teslim olmuşsa asker ateş edemez. Bunun nedeni yalnız ahlaki değil, ekonomikliktir de. Savaşta bile gereksiz ölülere yer yoktur.

Kadınlar uyanıktır; ancak işlerine gelirse aşık olurlar. Adamın biri kendileriyle ilgilenmedi mi sırtlarını dönüp bir başkasını ararlar. Hiçbir şey olmamış gibi.

Balzac

Stefan Zweig 

Dünyayı fethetmek Balzac'ın gençlik rüyasıydı ve hiçbir şey gerçekleşen çocukluk hayallerinden daha müthiş değildir. Onun, Napolyon'un bir resminin altına şunu yazması boşuna değildir: "Onun kılıçla sona erdiremediğini ben kalemle tamamlayacağım."

Olguları ve etkileri ölçmek tarih yazıcılarının görevidir; nedenleri ve şiddeti ortaya çıkarmaksa Balzac'a göre sanatçının. Çünkü trajik olan sadece hedefe ulaşamayan kuvvettir.

"Benim burjuva romanların sizin tragedyalarınızdan daha trajiktir."

Balzac'ı çeken şey enerjilerin hem dışa hem de kendine karşı olan öldürücü mücadelesidir. Bilinçli bir yaşam istencinin ifadesi olarak ortaya çıkan hedefe yönelik enerjiyi, sonuçları bakımından değil de özü bakımından betimlemektir onun tutkusu. İyi ya da kötü, etkili ya da boşa harcanmış olması onun umurunda değildir, yeter ki yoğun olsun. Yoğunluk, istenç her şeydir; çünkü bu insana aittir; oysa başarı ve ün hiçbir şeye ait değildir; çünkü onu rastlantı belirler. Ceketinin yenlerine saklayarak fırından ekmek çalan korku içindeki küçük hırsız sıkıcıdır; ama profesyonel olan, kullanmak için değil de tutkusu yüzünden çalan, tüm varlığı çekip alma kavramına dönüşmüş olan kişi ise muhteşemdir.

Durgun insanlar Balzac'ı ilgilendirmez; onu sadece kendini bir tek şeye verenler, bütün sinirleriyle, bütün kaslarıyla, bütün düşünceleriyle hayatın bir ilüzyonuna takılanlar ilgilendirir; neye olursa olsun; aşka, sanata, cimriliğe, fedakarlığa, cesarete, tembelliğe; ama bütünüyle verenler.

O yazmaya başladığında bütün hayatın bilgisi esrarengiz bir yolla onun içine girmiş, orada toplanmış ve saklanmıştı. Bu durum, içinde birikmiş olan bütün bu mesleki sınıflar, malzemeler, mizaçlar ve fenomenler hakkındaki bilginin ona nasıl, ne zaman ve nereden gelmiş olduğu, neredeyse bir mit haline gelen Shakespeare'in yanında, dünya edebiyatının en büyük bilmecelerinden biridir.

15 10 2014

Çin Demliği

Bertrand Russell 

Birçok inançlı kişi, kendilerinin dogmaları ispat etmeleri gerektiğini değil, şüphe edenlerin kabul edilmiş olan dogmaları çürütmesi gerektiğini söyler. Bu elbette bir hatadır. Eğer ben, Dünya ile Mars arasında, Güneş'in etrafında, eliptik bir yörüngede dönen bir Çin demliği bulunduğunu öne sürseydim ve bu demliğin en güçlü teleskoplarımızla bile ortaya çıkarılamayacak kadar küçük olduğunu da iddiama ekleseydim hiç kimse bunun aksini ispatlayamazdı. Fakat konuşmama, iddiamın aksi ispatlanamayacağı için insan mantığının iddiamdan şüphelenmesinin tahammül edilemez bir küstahlık olduğunu söyleyerek devam etseydim kesinlikle saçmaladığım düşünülecekti. Oysaki eğer böyle bir demliğin varlığı eski kitaplarda bildirilse, her pazar kutsal bir gerçek olarak aktarılsa ve okul çağındaki çocukların zihnine yavaş yavaş aşılansaydı, varlığına inanmakta çekimser davranmak elbette bir tuhaflık belirtisi halini alırdı. Ve bu şüpheci kimse aydınlık bir çağda psikiyatristlerin, daha önceki çağlarda ise Engizisyon Mahkemesi'nin ilgisini hak ederdi.

İnanıyorum ki öldüğümde çürüyeceğim ve egomdan geriye hiçbir şey kalmayacak. Genç değilim ve yaşamı seviyorum. Fakat yok olma düşüncesinin dehşetiyle titremeyi küçümsemek zorundayım. Mutluluk her şeye rağmen gerçek mutluluktur; çünkü mutlaka bir gün biter; sevgi ve felsefe de değerlerini yitirmez; çünkü bunlar da sonsuza kadar sürmez. Çoğu zaman insan ancak darağacına gidince gururunu hatırlar; hiç kuşkusuz aynı gurur bize insanın dünyadaki konumu hakkında içtenlikle düşünmeyi öğretmelidir. Bilimin açılmış pencereleri ilk başta bizi geleneksel efsanelerin sıcacık içtenliği için endişelendirmiş olsa da, sonuçta taze hava güç kazandırır ve büyük boşlukların kendine has bir ihtişamı vardır.

14 10 2014

Dostoyevski

Stefan Zweig 

"Tanrı bana bütün hayatım boyunca eziyet etti."

Edebiyatın büyük sınır tanımazlarından olan Dostoyevski, çağımızda bunların en büyüğüydü ve hiç kimse onun kadar, "Sınırsızlık ve sonsuzluk yeryüzünün kendisi kadar gerekliydi." diyen bu atılgan, bu ölçüsüz adam kadar ruhun yeni ülkelerini keşfetmedi. Hiçbir yerde durmadı, "Her yerde sınırları aştım." diye yazar mektuplarından birinde gururla ve kendi kendini suçlayarak, "Her yerde."

Onun trajedisi cinsler arasındaki, kadınla erkek arasındaki trajediden daha büyüktür. İnsan onun kitaplarında yeniden doğrulur; ama kadınlara bakmak için değil, Tanrı'sına karşı başı dik yürümek için.

"Her yerde ve her şeyde, hayatım boyunca sınırları aştım."

Sibirya'dan bir kadına şöyle yazıyor: "Size kendim hakkında şunu söylemek istiyorum ki, ben bu zamanın çocuğu değilim, inançsızlığın ve şüphenin çocuğuyum ben ve muhtemelen, hatta bundan eminim, hayatımın sonuna kadar böyle kalacağım; inanca olan özlemim bana ne kadar ıstırap verdi ve hala vermekte, ki ben inancın aleyhine ne kadar çok kanıt bulursam özlemim de o oranda artıyor."

"Ne şartlar altında çalıştığımı bir görseler.. Benden kusursuz şaheserler bekliyorlar; oysa ben en acı, en sefil sıkıntılar yüzünden alelacele yazmak zorundayım."

Dostoyevski her zaman bir evet ve hayır, kendi kendini alçaltma ve yüceltme, son raddeye vardırılmış bir karşıtlıktır. Bu abartılı kibir de sadece abartılı bir alçakgönüllülüğün yansımasıdır; ondaki aşırı halk bilinci sadece aşırı yüklenmiş kişisel hiçlik duygusunun karşıt duygusudur.
 

"Benim için gerçeklikten daha fantastik ne olabilir ki?" 

Onun eserine giden yolculuk bizi duygunun bütün araflarından, kötülüklerin cehenneminden, dünyevi acıların bütün basamaklarından geçirir: İnsanın acısından, insanlığın acısından, sanatçının acısından ve en sonuncusundan, en korkuncundan, Tanrı acısından. Yol karanlıktır; insan, içinden tutku ve hakikat aşkı ile yanmalıdır, yanlış yollara sapmamak için. Onunkine girmeye kalkışmadan önce kendi derinliğimizi baştan sona dolaşmalıyız. O haberciler göndermez; sadece deneyim bizi Dostoyevski'ye götürür. Ve onun şahitleri yoktur, bedeninde ve zihninde sanatçının şu üç mistik biriminden başka: Yüzü, kaderi ve eseri. 

"Bütün acıların üstesinden geleceğim, sırf kendi kendime 'varım' diyebilmek için. İşkenceler altında kıvransam bile, biliyorum ki 'varım'; ayağımda zincirlerle kürek çekerken hala güneşi görebiliyorum, göremesem bile yaşamaya devam ediyorum ve onun olduğunu biliyorum."

Uzun Sözün Kısası

Murathan Mungan 

İnsanların büyük çoğunluğu kendindeki kötülüğe kördür.

Her insan, kendi olması karşılığında topluma bir bedel öder. Bu bedel çoğu kez yalnızlıktır.

Herkesin namusu yakalanana kadardır.

Eskiden insanlar banka soymak için yüzlerine bir mendil takar, ellerine bir silah alır, banka kapısına dayanırlardı; şimdi banka soymak için banka kurmak yetiyor.

Bazı mesafeler asla kapanmaz, en yakınınızdakiyle bile.

Zaman, zamanında elinizden kaçanları size zalimce hatırlatmakta hiçbir fırsatı kaçırmaz.

Bazı şeylerin gerçekten hiçbir açıklaması yoktur.

Kapandı sanılan nice yara, ilk darbede, kendi hatırasını olmasa bile yılları yeniden kanatır.


Bazı insanlar her şeyi iyi yaparlar. Marifetleri tükenmez. 

Hayat hep sizi sahip olduklarınızla cezalandırır. Kalbi fazla olanların canı daha çok yanar. 

Kimse kendi zamanının efendisi değildir.

Bazı insanlar, kendilerini korumak için kendi hayat yollarına kazdıkları savunma kalelerine, siperlere, hendeklere başkalarını inandırmaya çalışmakla geçirirler bütün ömürlerini.


Hayat bazılarına mutsuz olmakla duygusuz olmak arasında bir tercih hakkı tanır, daha fazlasını değil.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...