18 09 2014

Dizeler


elbet büyük zekalar pek yatkındır deliliğe
(John Dryden)

hiçbir yerin yerlisi değilim
çünkü her yerde azınlıktayım
her yerde dışardan bir türküyüm
yalnız dostların dinlediği
az duyulur bir türküyüm -göçerim
(şiir de göçer göçebedir
bütün güzel ellerde gezer
ozan hep yalnızlığa göçmen gider
çünkü dostum -ne acı
şiir her yerde azınlıktadır
ozan her yerde yabancı)
(Özcan Yalım)

şu dünyada oturacak o kadar yer yapıldı
kulübeler, evler, hanlar, apartmanlar
bölüşüldü oda oda, bölüşüldü kapı kapı
ama size hiçbir hisse ayrılmadı
duvar dipleri, yangın yerleri halkı
külhanlarda, sarnıçlarda yatanlar
(Behçet Necatigil)

bolluk ve rahatlık korkaklar yetiştirir
güç koşullar anasıdır güçlülüğün
(Shakespeare)

fenerim yok, pusulam bozuk, kırık kum saatim
saklamıyorum, bitmez sanılan yolların sonundayım
geçemezsin dediğiniz sulara bakınca çıkardım yüzümü
bakınca gördüm tiklere bulaşmış kirpiklerimi
yüklenen bütün suçları işledim, kapatın dosyaları
söz etmeyin verilen hükümlerle güzelleşen boynumdan
(Akif Kurtuluş)

içimde dışarı çıkmak isteyen bir şey vardı
ben onu yaşamaya çalışıyordum yalnızca
neden böylesine güçtü bu?
(Hermann Hesse)

nicedir açık sular aradım sessizce boğulmaya
soldum ve sarardım ve kanayarak yanıldım
sularla örtülmüyor düşlerin yırtılan güzelliği
yağmur da yağmıyor artık yüzümü yıkamıyor
yüreğimde binlerce yüze dağılmanın kederi
kimlikler uydurdum yüzüme tutulan aynalardan
yitirdikçe öğrendim acının ve aşkın iklimini
soğudum yoruldum şenlik bitti artık
kimsesiz bir ölümle değişirim kendimi
(Haydar Ergülen)

17 09 2014

Ben

Henry Miller 

Durmadan, acımadan, caymadan, benin büyümesi sürer gider. Yolculuk biletinin üstünde iki kalem vardır yalnızca: Ben ve ben olmayan. Ve yolunu bulmak için önünde kocaman bir sonsuzluk. Zaman ya da uzayla hiçbir ilgisi bulunmayan bu sonsuzlukta buzların çözülmesini anımsatan aralar vardır. Burada ben biçimsel olarak çözülür. Ama ben, tıpkı iklim gibi yine oradadır. Geceleyin benin şekilsiz özü en akıl almaz biçimlere girer; yanlışlık mazgallardan içeri sızar. Serseri ben de kendi kapısının mandallarını açar. Bedenin giyindiği bu kapı dünyaya açılırsa yok olmaya dek gider. Bu her göz boyayışında sihirbazın açıp dışarı çıktığı kapıdır. Hiç kimse onun bu ben kapısından evine döndüğünü görmemiştir. Bu kapı içeriye doğru açıldığında tuzak kapılarına benzer sonsuz kapılarla karşılaşılır. Görünürde hiçbir ufuk, hava yolu, ırmak, harita ya da bilet yoktur. Oturulacak her yer, bir tek gece mola vermek içindir. Bu mola beş dakika da on bin yıl da olabilir. Hiçbir tokmağı olmayan kapılar eskimeyen cinstendir. En önemlisi de şu: Görünürde hiçbir son, hiçbir köşe yoktur. Bu gece molalarının hepsi de bir düşün boş yere aranmasından öte bir şey değildir. Kişi, çıkış yolunu arayıp denemeler içinde önünden geçen olguyu gözleyebilir. Dahası kendini evinde, yuvasında da sanabilir. Ne ki dayanacak hiçbir kök yoktur. Tam kendini yerleşik sanırken, birden yer sarsılıp ayaklarının arasından kaymaya başlar. Yıldızlar bağlarını tek tek koparırken yok olmayan beni de kapsayan tüm bildik bilinmez, görünmez bir yere doğru, sessizce, uğursuzca, müthiş bir rahatlık ve ilgisizlikle yol almaya başlar. Tüm kapılar bir anda açılmış gibidir: Öylesine büyük bir basınç vardır ki büyük bir çöküşle iskelet sarsılarak parçalara ayrılır. Bu, cehenneme yerleştiğinde Dante'nin başına gelmiş olan müthiş çöküşün aynısı olmalı. Onun değdiği yer cehennemin dibi değil de bir çekilrdek, ölü bir merkezdi. İşte güldürü de burada başlar. Çünkü kutsallığın ne olduğu burada görülür.

Devrim

Ernesto Sabato 

Sonunda ona benzemeden yıllarca güçlü bir düşmanla dövüşemezsiniz.

Tüm devrimler olanca saflıklarıyla ve özellikle de öylelerse, pis bir polis bürokrasisine dönüşmeye mahkumdur; bu sırada en büyük ruhların sonu zindan ya da tımarhane olur.

Dünyayı asla sevemedim ve insanlardan hep tiksindim, özellikle de insan kalabalıklarından; yazları plajlar en katlanamadığım yerlerdir. Genel olarak, insanlıktan her zaman nefret etmişimdir. Zaman zaman yalnızca iğrenç bir ize tanık olduğum için gün boyu ağzıma bir lokma koyamadığım ya da bir bir hafta resim yapamadığım olmuştur; korkaklığın, imrenmenin, küstahlığın, kabalığın, hırsın, genel olarak insanlık durumunu oluşturan tüm bu niteliklerin bir yüze, bir bakışa ya da yürüyüşe ne denli sinmiş olabileceklerini düşleyemezsiniz bile. Kendi ruhumun da pek çok kez kibre, korkaklığa, küstahlığa, hırsa ev sahipliği yapmış olduğunu biliyorum. Söylediğim gibi, bu öyküyü tümüyle yansız anlatıyorum.

Her türlü grup, örgüt, dernek, cemaat fikrinden, yani meslekleri, ortak zevkleri ya da başka birtakım saplantıları nedeniyle bir araya gelen bütün o garip yaratıklardan nefret ediyorum. Bu yığınların birçok gülünç ortak özelliği vardır: İnsanlar birbirini tekrarlar, aynı üslubu kullanırlar, diğerlerinden üstün olduklarına inanırlar.

Eğer bir insan enerjisini yaşadığımız dünyanın olanakları içinde bir amaca sistemli olarak toplarsa, yalnızca kişiliğini oluşturan güçleri değil, bilinçaltının daha kuvvetli güçlerini de harekete geçirir ve çevresindeki diğer insanlara da arzusunu dayatan bir telepatik güçler alanı yaratır; bunun sonucunda rastlantıymış gibi görünen; ama aslında ruhumuzun yaratmış olduğu bu görünmez potansiyelden kaynaklanan olaylar meydana gelir.

16 09 2014

Hank & Karen

 Sevgili Karen,

Bizi düşünüyordum. Bizim hikayemizi. Nasıl toparlayabilirim? Mükemmel miydi? Çok zor. Benim etrafımda geçen bir hikaye kocaman bir karmaşadan başka bir şey olamaz. Ama emin olduğum bir şey var: Birlikte geçirdiğimiz günler sonsuz güzellikteydi. Kabuslar, akşamdan kalmalar, sevişmek ve yumruklamak, şehrimizin göz kamaştırıcı bu yanardöner deliliği. Yıllardır uyandığım, batırdığım, özür dilediğim, kendimden geçtiğim ve hepsini tekrar tekrar yaptığım yer.

Bir yazar olarak mutlu sonlara hemen inanırım. Oğlan kızı alır. Kendini ondan korur ve ekran yavaşça kararır. Aşık bir adam olarak böyle bir şey olmadığının farkındayım. Gün batımı diye bir şey yok. Sadece şu an var ve sadece ikimiz varız ki bazen bu korkutucu derecede çirkin olabiliyor. Ama gözlerini kapatırsan ve kalbinin fısıltısını dinlersen, sadece denemeye devam eder ve asla vazgeçmezsen, kaç kere yanlış yaparsan yap başından sonuna kadar, "tekrar buluşuncaya kadar" biçiminde o fısıltı belirsizleşiyor. Bu kadar. Nasıl bitireceğimi bilemedim. Çünkü daha bitmedi. Sen oldukça, ben oldukça, umut oldukça asla bitmeyecek. Bir de nezaket.

15 09 2014

Ayten Öztürk

Bahadır Özgür

Ömrünün 20 yılını cezaevinde geçirmiş olan sosyolog İsmail Beşikçi, bazen büyük toplumsal olayların bir kişi odak noktasına konularak anlaşılacağını söyler. İşte Tunceli'de kaçırıldıktan sonra burnu, kulakları ve dudakları kesilmiş, gözleri oyulmuş, kafa derisinin yarısı yüzülmüş halde bulunan Ayten Öztürk'ün acıklı akıbeti tam da böylesine bir mihenk taşıdır. Zira o, işlenmiş faili meçhullerin en vahşi olanıdır.

Ayten'in hikayesi uzun yıllar sonra ilk kez geçen yıl TBMM Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu'nda baba Hıdır Öztürk'ün verdiği ifade ile gündeme geldi. Hıdır Öztürk, 21 yıldır kızının katillerinden hesap sorulmasını bekliyor. Pek de umutlu değil. Dönemin valisi, emniyet müdürü, savcısı, sahte rapor veren adli tıp doktorları, jandarma komutanı, işkencecisi bilindiği halde adım atılmadı. Ama baba Öztürk için mesele bu değil artık. O, kızının başına gelenlerin ülkenin başına gelenlerden ayrı olmadığını bildiğinden, Ayten'in hikayesinin asla unutulmamasını istiyor. Bu nedenle kendisinin editörlüğünü üstlendiği, Beşikçi'nin ön sözüyle, onlarca aydının katkılarıyla bir kitap hazırladı. Peri Yayınları'ndan bu hafta çıkacak kitabın adı "Ayten'in Acıklı Akıbetini Anlattılar."

1935'te Dersim'in 12 hanelik Taptik Köyü'nde doğan Hıdır Öztürk, henüz 3 yaşında Dersim kırımıyla tanışır. Annesi onu ormana kaçırıp kurtarır. O günden sonra Hıdır Öztürk'ün aklına devletle asla karşı karşıya gelmemek gerektiği bir damga gibi işlenir. Bu nedenle okuyup memur olur. Kızlarının adını öz be öz Türkçe Aysel, Ayten, Makbule ve Yeter koyar. Aysel'i hayatında ayrımcılığa yer olmasın diye Sünni bir aileden gelen Selim Çürükkaya ile evlendirir. Sakınan göze çöp batar misali, büyük kızı Halkın Kurtuluşu örgütüne katılır. Ve kocasıyla birlikte tutuklanıp Diyarbakır Cezaevi'ne atılır. Hıdır Öztürk korkar, bir oğlunu Hollanda'ya, diğerini İzmir'e gönderir.

Aysel cezaevinden ağır hasta çıkar. İki kez ameliyat olur, ikinci ameliyattan beş gün sonra ev basılır ve hasta haliyle gözaltına alınır. Baba Öztürk bir kez daha yıkılır. Hala o günü unutamaz: "On altı gün gözaltında kaldı. Ona ne dediler, ne hakaretlere maruz kaldı, bilmiyoruz. Bırakıldıktan sonra ortalıktan kayboldu. Gidiş o gidiş!" Ve bir gün gazeteden kızının dağa çıktığını öğrenir.

1990'larda Tunceli'de Özel İdare'de şef olarak valinin emri altında çalışmaktadır. 1990 yılının sonunda, kızının yurt dışına çıktığını duyar, rahat bir nefes alır. Tam "Hepimizi yakan bu kocaman yangından artık çocuklarımı kurtardım." diye düşünürken, o uğursuz gün gelip kapısını çalar. 1992'nin ilkbaharında Tunceli Alay Komutanı Albay Mustafa Sabri Yazganarıkan, Hıdır Öztürk'e: "Üç kızını alıp makamıma gel." diye haber yollar. Öztürk, kızlarına güzel giyinmelerini, komutanın karşısına çıkacaklarını söyler. Çünkü bir devlet memurudur. Komutanın yanında sakallı, zayıf tipli bir adam da vardır. Komutan sık sık ona dönüp "Ahmet Bey" diye hitap eder. Komutan tehditkar bir üslupla şu nasihati verir: "Kendinize dikkat edin, bir şeye bulaşmayın!"

27 Temmuz 1992 gecesi, Ayten Öztürk, içinde dört kişinin bulunduğu beyaz renkli Renault marka arabayla kaçırılır. Babası ilk başta devlet olduğuna inanmaz. Çalıştığı işyerinden birilerinin zorla evlenmek için kaçırdığını düşünür. Ne var ki, 11 gün sonra telefon gelir. Elazığ Asri Mezarlığı'na yakın bir arazide yarı gömülü halde bir kadın cesedi bulunmuştur. Anne ve baba gittiklerinde gözlerine inanamaz. Burnu, kulakları, dudakları kesilmiş, kafa derisinin yarısı yüzülmüş, gözleri oyulmuş Ayten'in cesediyle karşılaşırlar.

Hıdır Öztürk her yere başvurur. Kızının resmi görevlilerce kaçırılmış olabileceğini söyler. Vali, emniyet müdürü, savcı, alay komutanı bu çabadan rahatsız olurlar. Kapılar yüzüne kapanır. Valinin emriyle lojmandan atılır. Çaresiz emekliliğini ister. Dönemin SHP Milletvekili Zübeyir Aydar'ın yardımıyla Adalet Bakanı Seyfi Oktay'a başvurur. Sonuç çıkmaz. Hayatı boyunca "devlete diklenilmez" diyen Hıdır Öztürk'ün karşısına devlet kale gibi dikilmiştir.

2006'da bir gün gazetede "Yeşil" kod adlı Mahmut Yıldırım'ın resmini görür görmez, baba Öztürk ve kızı Makbule beyninden vurulmuşa döner. Bu resim, o uğursuz temmuz günü komutanlıkta karşılarında duran "Ahmet Bey"in ta kendisidir. Yıllar sonra PKK itirafçısı ve JİTEM tetikçisi Abdülkadir Aygan da olayı doğrular. Aygan, "Ben Ayten'i JİTEM binasında gözlerimle gördüm. Üç gün Diyarbakır'ın Şehitlik semtinde JİTEM'in kullandığı binada kaldı. Üç gün sonra yine bir öğle vakti Yeşil ve ekibi tarafından alınıp götürüldü." der.

Ayten davası, faili meçhuller içinde en çarpıcı ama aynı zamanda en simgesel olanıdır. Çünkü Ayten'in acıklı akıbeti, tüm bir bölge halkına verilen en ağır mesajdır.

The Unbelievers

Gus Holwerda 

Lawrence Krauss: Bazı konuların sorgulamaya açık olmadığı bir dünyada yaşıyorsak düşünmeye son verilmiş bir dünyada yaşıyoruz demektir.

Cameron Diaz: Bence dinler uyuşturucu gibidir. Birçok insan için dünyanın gerçekte ne olduğunu görmek kaldıramayacakları kadar büyük bir yük olduğundan kendilerini iyi, rahat, sıcak, hafif ve her şeyi yolunda hissettirecek bir mit hapını almayı tercih ediyorlar.

Ricky Gervais: Tanrı bana özgür irade vermiş. O zaman bunu kullandığım için beni neden cehenneme yolluyor?

Lawrence Krauss: Hiçbir fikir alay edilmekten hariç tutulmamalı. Alay etmek çok önemli bir araçtır. Neden din de alay edilmekten hariç tutulsun? Siyaset alay konusu olabiliyorsa, bilim, seks ve dünyadaki geri kalan her şey gerçeği aydınlatmanın bir yolu olarak alay konusu olabiliyorsa neden din bundan hariç tutulsun?

Woody Allen: Herkesin aynı gerçeği bilmesine rağmen, yaşamlarımız gerçeği nasıl çarpıtmak isteyeceğimizden ibaret.

Penn Jillette: Bizler bu hayata inanan insanlarız. Bizler ahlaka inanan insanlarız. Ödül veya cezalandırma şartıyla bir şeyler yapıyorsanız ahlaktan yoksunsunuz demektir.

Christopher Hitchens: Din her şeyi zehirliyor.

Ian McEwan: İnsanlar icat ettikleri mitlere aslında inanmıyorlar. Rahibin öbür dünyadan bahsederken orada bulunan insanların bile hıçkıra hıçkıra ağladığı pek çok cenazeye katıldım. Sevdikleriyle 5 yıl içinde karşılaşacaklarını sahiden de düşünmüyorlar. Öte yandan, rıhtımın kenarında durup Queen Mary gemisinin New York'a doğru yola çıkışını izlerken rıhtımın yanında bekleyen insanların ağlamadığını görürsünüz; çünkü yolcu ettikleri kişileri çok yakında göreceklerini biliyorlar.

Richard Dawkins: İnançlı kişileri hor görmekle suçlanıyorum sık sık. İnançlı kişileri hor görmüyorum, savundukları inancı hor görüyorum.
 

Lawrence Krauss: Demokrasi için en büyük tehdit halkın bilinçsiz olmasıdır. 

Ricky Gervais: Herkesin her şeye inanmaya hakkı olduğuna inanıyorum. Her şeye inanmaya hakları var ama benim de inançlarını gülünç bulmaya hakkım var.

Lawrence Krauss: Düşünme şeklimizi değiştirmediğimiz sürece, serbest sorgulamaya, tartışmaya ve gerçekliğe dayalı kamu politikası önünde saygı duymaya istekli olmadığımız sürece birçok yönden sahibi olduğumuz bu harika dünyayı bir hiçliğe dönüştürebiliriz; bunun olmaması için elimizden geleni yapmalıyız.

James Randi: Onlara korku hükmediyor. Bu benim tarzım değil, sizlerin de değil. Hepimizin içinde büyüdüğü çağ bu, hiç şüphesiz. Geçmişe dönmektense 21. yüzyılı bağnaz, kaprisli, acımasız, düzenbaz, soykırımcı, homofobik, kadın düşmanı, ırkçı, kindar ve şiddet yanlısı bir zorbaya olan inanca bir son vererek kucaklamalıyız. 


Richard Dawkins: Umut ediyorum ki herkesin Yahve'ye inanmamayı, en az Thor'a ve Jüpiter'e inanmamak kadar doğal gördüğü bir gün gelecektir. Dini lobilerin giderek artan biçimde ümitsizliğe düştüğüne ve karşı koyarken başvurdukları kinlerini ve iğneleyici sözlerini artırdıklarına dair bazı belirtiler var. Tanık olduğumuz şey, can çekişme sonun başlangıcı olabilir. Can çekişen yaralı bir hayvan saldırmaya eğilimli olur.

Gillian Lynne

Ken Robinson 

Zekanın özelliği, kendine özgü olmasıdır. Şu an yeni bir kitap yazıyorum, adı "Tezahür". İnsanlarla yeteneklerini nasıl keşfettiklerine dair yapılan röportajlarından oluşuyor. İnsanların vardıkları noktalara nasıl geldiklerine hayran kalıyorum.

Belki daha çoğu insanın duymadığı, Gillian Lynne adındaki harika kadın ile yaptığım konuşmadan esinlenmiştim bu kitabı. Onu duymuş muydunuz? O bir koreograf ve herkes onun yaptığı işleri bilir. "Cats" ve "Phantom of the Opera"yı yaptı. O harikadır.


İngiltere'de Royal Ballet'te bulundum bir süre. Gillian ve ben bir gün öğle yemeği yedik ve dedim ki: "Gillian, nasıl dansçı oldun?" İlginç bir hikayesi olduğunu söyledi; okuldayken gerçekten ümitsizmiş. Okulu, 30'lu yıllarda, ebeveynlerine bir yazı göndermiş, yazıda diyormuş ki "Biz Gillian'da öğrenme bozukluğu olduğunu düşünüyoruz." Konsantre olamıyormuş, durduğu yerde duramıyormuş. Bence şimdi olsaydı hiperaktif olduğunu söylerlerdi. Öyle değil mi? Ama bu 1930'lu yıllarda oluyor ve daha o zaman hiperaktivite bulunmamıştı. Mevcut bir durum değildi.  İnsanlar buna sahip olabileceklerinin farkında değillerdi.

Bir uzmanı görmeye gitmişler, annesi ile birlikte. O, uzaktaki bir sandalyede ellerinin üzerine oturmuş beklerken, annesi 20 dakika boyunca bu uzman ile Gillian'ın yaşadığı problemleri konuşmuş. İşte insanları rahatsız ettiğinden, ödevini her zaman geç verdiğinden gibi, 8 yaşındaki bu küçük kızın sebep olduğu sorunlar. Sonunda doktor annesinin yanından ayrılıp Gillian'ın yanına oturmuş. Ve demiş ki: "Gillian, annenin bana anlattığı her şeyi dinledim ve onunla özel olarak konuşmam gerekiyor. Burada bekle, döneceğiz, uzun sürmeyecek." Ve onu orada bırakıp annesi ile ayrılmışlar. Ama onlar odadan çıkarken masasının üzerinde duran radyoyu açmış doktor ve onlar odadan çıkınca annesine, "Sadece dur ve onu izle." demiş.


Onlar odadan çıkar çıkmaz ayaklarının üzerinde, müziğe doğru hareket ettiğini söyledi. Onlar birkaç dakika onu dışarıdan izlemişler. Uzman, annesine dönüp: "Bayan Lynne, Gillian hasta değil, o bir dansçı. Onu bir dans okuluna götürün." demiş.

"Ne oldu?" dedim, dedi ki "Evet, beni bir dans okuluna götürdü. Sana ne kadar harika olduğunu anlatamam. Bir odaya girdik ve orası benim gibi insanlarla doluydu. Kıpır kıpır insanlarla. Düşünmek için hareket etmesi gereken insanlarla." Bale yaptılar, step yaptılar, jazz yaptılar, modern dans yaptılar, çağdaş dans yaptılar.


Sonunda Royal Bale'ye giriş sınavına katıldı, orada dansçı oldu, Royal Bale'de mükemmel bir kariyeri oldu. Nihayet Royal Bale Okulu'ndan mezun oldu ve kendi şirketini kurdu: Gillian Lynne Dans Şirketi. Andrew Lloyd Weber'le tanıştı. Tarihteki en başarılı müzikal yapımların bazılarından sorumlu oldu, milyonlara keyif verdi. Ve o bir multimilyoner.

Bir başkası ona ilaç tedavisi verip sakinleşmesini söyleyebilirdi.

14 09 2014

Roman Sanatı

Orhan Pamuk 

Roman sanatı, kendi hikayemizi başkalarının hikayesiymiş gibi anlatabilme hüneridir.

Romanlar, okunurlarken ve daha çok da yazılırlarken içlerine mutlulukla girdiğimiz yeni dünyalardır.


Roman sanatı, sır gibi saklamak istediğimiz utançlarımızı başkalarıyla paylaşabilmenin bizi özgürleştireceğini öğretti bana.

Yazarlığın en güzel yanı, eğer yaratıcı yazarsanız bir çocuk gibi dünyayı unutabilmek, gönlünüzce oynayıp eğlenirken kendinizi sorumsuz hissedebilmek, bildik dünyanın kurallarıyla oyuncaklarla oynar gibi oynayabilmek ve bütün bunları yaparken de aklınızın bir köşesiyle bu çocuksu ve özgür şenliğin arkasında daha sonra okuyanları bütünüyle bağlayacak derin bir sorumluluğun varlığını hissetmektir.

Romanlar ne bütünüyle hayaldir ne de bütünüyle gerçek. Roman okumak hem yazarın hayal gücüyle hem de ait olduğumuz, merakımızla kurcaladığımız bir gerçeklikle yüzleşmek demektir.

Romancı, bir cemaate ait olmayan, cemaatin temel içgüdülerini paylaşmayan, tecrübe ettiğinden başka bir kültürle düşünen ve yargıda bulunan kişidir. Ait olduğu cemaatten başka bir bilince sahip olduğu anda dışarıdadır, yalnızdır. Metninin zenginliği de hem dışarıda hem de içeride olan bir gözlemcinin bakışından gelir.

12 09 2014

Uzun Sözün Kısası

Nietzsche 

Niceleri kendi zincirlerini çözemezler de, dostlarının azatçısıdırlar.

Derinden acı çeken her insanın ruh yüceliği ve nefreti; acılara en kurnaz, en bilgenin bile bilebileceğinden daha bilgili kılar onu, sizin hiç bilmediğiniz, birçok uzak, dehşetli dünya tanır, evinde gibidir, onlarda.

Gününün üçte ikisini kendisine ayırmayan herhangi biri, kim olursa olsun; ister devlet adamı, ister işadamı, ister resmi görevli, ister bilgin olsun, esasen bir köledir.

Biz en çok, görünmeyen ellerce bükülür ve eziyet görürüz.

Henüz kendinizi aramamıştınız, beni buldunuz o an. Böyle yapar tüm insanlar; bu yüzden azdır önemi tüm inançların.

Biz, aklın olabildiğince açık ve net olması gerektiği durumlarda bile aşırı duygusal davranıp karanlığa kaçacak şekilde eğitildik. Yani tüm büyük ve önemli meselelerde.

Bazı şeyleri bugüne kadarki nedenlerin dışındaki nedenlerden dolayı yapmalıyız. Farklı düşünmeyi öğrenmeliyiz. Çok geç bile olsa, sonunda çok daha fazlasını elde etmek için; farklı hissetmek için.

11 09 2014

Sevgi

Sylvia Plath 

Sonunda, bütün doğruları bilen tanrılar olmadıkları, yalnızca, sözleri ağızlarının içinde geveleyerek ne denli çalışırlarsa çalışsınlar, sizin neden ya da nasıl yirmi birinci doğum gününüze dek büyüdüğünüzü hiçbir zaman anlayamamış olan, kentin varoşlarında yaşayan, zihni karışık bir çift yaya oldukları anlaşılan o iki özgün ana babanın yerini alamayan umutsuz bir aldatmacadır sevgi.

Ne denli coşkulu olursanız olun, karakterin yazgı olduğundan ne denli emin olursanız olun, elektrik lambasının yapmacık keyifli parıltısının içine dolan saatin yüksek sesli tiktaklarıyla, odanızda bir başınıza kaldığınızda, hiçbir şey gerçek değildir; ister geçmiş olsun ister gelecek. Ne geçmişiniz ne de geleceğiniz varsa, ki önünde sonunda şimdiki zaman bunlardan oluşmuştur; şimdiki zamanın boş kabuğundan kurtulur, canınıza da kıyarsınız.

Kendi kısıtlılıkların çarmıha gerdi seni. Körü körüne seçimlerini değiştiremezsin; şimdi artık geri getirilemez onlar. Fırsatların oldu, yararlanmadın onlardan, ilk günahın içinde debeleniyorsun, sınırlarının içinde. Kırda yürüyüş yapmaya bile karar veremezsin; bunun, bütün gün kendini odana kapatmaktan bir kaçış mı, canlandırıcı bir ondurma mı olduğundan emin değilsin. Yaşamdan aldığın tüm hazları yitirdin. Önünde kocaman bir dizi çıkmaz sokak var. Yarı isteyerek, yarı umutsuzca yaşamla bağını koparıyorsun. Bir cinselliği yok etme makinesi oluyorsun. Sevmeye başlamanın nasıl olduğunu bilsen de sevemiyorsun. Her düşünce bir şeytan, bir cehennem -birçok şeyi yeni baştan yapabilseydin, ah, nasıl değişik bir biçimde yapardın onları! Eve gitmek, dölyatağına dönmek istiyorsun. Dünyanın kapıları bir bir yüzüne kapamasını, uyuşmuşça, burukça seyrediyorsun. Neşeli olmanın, gülmenin, kapıları açmanın bir zamanlar, ah, bir zamanlar bildiğin gizini unuttun.

İyi bir küçük adam, güvenilir bir küçük, tatlı bir küçük, sevecen bir küçük adam müsveddesi bul; sana çocuklar, ekmek, güvenli bir dam, yeşil bir çayırlık, her ay para para para verecek. Uzlaş. Zeki bir kız her istediğini elde edemez. İkinci en iyi adamı bul. Elinde tutabileceğin, yumuşaklıkla egemen olabileceğin herhangi birini al. Onun delirmesine, ölmesine ya da seksi sekreteriyle Paris'e gitmesine izin verme sakın.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...