13 04 2014

Ağlayan Dağ Susan Nehir

Ayşegül Devecioğlu 

Savaşmayı bilmeyen yürek bağışlamayı da bilmez. İntikam alacak cesaretin varsa bağışlayacak merhametin de vardır.

Dünyadaki hiçbir sistem çingeneleri içine alacak kadar ikiyüzlülükten kurtulmuş değildir.

Ateşi diri tutmak kadına düşer.

Pek çok şey gibi dostluk da, kelimenin gerçeklikle inatlaşırcasına taşımaya devam ettiği anlam sayesinde yaşar.

Gönlümüz kayıp bir ziynettir. Onu bizden çalanın cebinde parlar durur, kimsecikler görmeden. Bir kere kaptırdık mı, geri alana kadar kim çaldıysa onun olur.

Tuhaftır, masallara çocuk kalmak için değil büyümek için ihtiyaç duyarız. Her çocuk, masallarda gerçek dünyayla aynı etten ve kemikten bir şey gizli olduğunu hisseder. Bilir ki gerçeği kavranabilir kılan her neyse, görünmez olanın evreninde soluk alıp vermekte.

Perileri tutsak etmenin yolu, elbiselerini saklamaktır.


Mucizenin yaratıklarını özgürlüğe masallar kavuşturur.

Eşyaların hayatımızdaki yeri kullanım değerlerinin çok üstündedir.

anlaktır, uyanıklıktır doğuran ve düşleyen
uykudur açık seçik gören
imge ve sanrıdır bakan
eksiklik ve boşluktur yaratan
(Paul Valery)

Duymak istediğimizi duyar, görmek istediğimizi görürüz.

Heyhat, bazen avcumuzda tuttuğumuzu sandığımız bir hikaye bizi fena halde yanıltır. Gizlenmemiş olsa bile, o güne kadar dikkat çekmemiş, hatta merak edilmemiş bir olay, diğerlerini gölgede bırakıp geçersizleştirerek ortaya çıkıverir. Kurduğunuz öykü, kahramanlarınıza ölçüp biçtiğiniz hayatlar anlamsızdır artık. Hikayedeki hayatlara hükmetmek anlatıcısının elindeymiş gibi görünse de, aslında bu, zorlu mücadelelerin sonucuna bağlıdır; gerçek, kurgu, ölü ya da canlı, kendi hikayelerine karışan, onu ele geçirmeye çalışan kişilerle anlatıcılar arasında.

Çingeneler için yalnız kalmak ölümden bile korkuludur.

Zulmün belleği yoktur, defteri vardır; özenle tutulmuş bir defter. Zulmün belleği yoktur, müzesi vardır: Eski geniş binalar, kapıda anmalık eşya dükkanları. Gettoların, hücrelerin, fırınların içinde sarsılıp uyanan, anmalıkta sakinleşip durulur, zaman ehlileşir, anlam parçalanır, vicdan susar, bellek uyuşur.

Yol yorgunudur çingeneler; yerleşikliğin imkansız olduğunu bilir, yerleşik hayatı kekeleyerek yaşarlar.

Yalnızca inanmak istediğimiz öykülere inanabiliriz. 


The Song Of Gypsies [Eleni Vitali]

12 04 2014

Felsefe ve Edebiyat

Italo Calvino: Felsefe ile edebiyat arasındaki ilişki bir savaştır. Filozofların bakışı, dünyanın donukluğunu delip geçer; onun yoğun fizikselliğini siler; varolanın çeşitliliğini, genel kavramlar arasındaki ilişkilerin oluşturduğu bir örümcek ağına indirger; sonlu sayıda taşın, satranç tahtası üstünde hareket ederek, belki de sonsuz sayıda birleşim oluşturabileceği kurallar koyar. Yazarlar çıkagelirler ve satrancın soyut taşlarının yerine bir adları, belirli bir biçimleri olan, şahlara ya da atlara özgü birtakım nitelikleri bulunan şahları, vezirleri, atları, kaleleri geçirirler, satranç tahtasının yerine tozlu savaş alanlarını ya da fırtınalı denizleri sererler; işte böylece oyunun kuralları altüst edilmiş, filozoflarınkinden farklı, yavaş yavaş keşfettiğimiz bir düzen belirginlik kazanmış olur. Daha doğrusu, oyunun bu yeni kurallarını keşfedenler, yine filozoflardır. Yazarların gerçekleştirdiği işlemin felsefi bir işleme indirgenebileceğini, kale ve fil adı verilen şeylerin olsa olsa kılık değiştirmiş genel kavramlar olduğunu kanıtlamak için, daha önce yitirdikleri savaşı bu kez kazanmak üzere dönen filozoflar.

Danilo Kis: Genç ve duyarlı bir kişi, özellikle de kültür ve müzikle yoğrulmuşsa, beden sarhoşluklarının bunalımını, delikanlılık çağının o coşkusal magmasını, yeteneğin ilk göstergeleri olarak niteleme eğilimindedir; oysa bu, çoğu kez duygusallığın gizemli titreşiminden, bez salgılarının o tuhaf karışımından, sempatik sinir sisteminin kasılmalarından, yani organlardaki etkinlikler ve ruhtaki müziğin birlikteliğinden başka bir şey değildir. Tüm bunlar gençliğin ve ruh zenginliğinin göstergeleridir ve titreşimleri şiire benzediğinden kolaylıkla birbirleriyle karıştırılır. Bu büyünün tutsaklığına girince -yıllar ilerledikçe bu, içki ve sigara gibi tehlikeli bir alışkanlık olur- kişi, dize ustasının deneyimli kalemiymişçesine yazmaya devam eder; koşuklar, ağıtlar, vatan şiirleri ve özel istek üzerine yazılmış şiirler. Oysa bu, gençlikte devreye girmiş ve şimdi cansızlık ve alışkanlık sonucu en küçük esintiyle dönmeye başlayan boş bir yel değirmeninden başka bir şey değildir.

Jose Saramago: Zaman geçip gider, anılar solar, artık bir zamanlar son derece berrak ve açıkça tanımlanmış olan gerçeği ve gerçekleri pek algılayamaz oluruz ve o zaman, hepimizin ihtirasla gerçeklerin kesinliği olarak adlandırdığımız şeye uymak istediğimizden, o döneme ilişkin kanıtlara başvururuz; çeşitli belgelere, gazetelere, filmlere, video kayıtlarına, tarihsel kayıtlara, özel günlüklere, parşömenlere, özellikle de üstündeki yazılar silinip yerine yenileri yazılmış olanlara; kurtulanları sorguya çekeriz, karşılıklı bir iyi niyetle, hatta ihtiyarın tekinin çocukken gördüğünü ya da duyduğunu iddia ettiği şeylere bile inanmayı başarırız, ikna edici kesinliklerin yokluğunda kişi rol yapmak zorundadır. 


Kill The Pain [Accept]

11 04 2014

Melekler Zamanı

Iris Murdoch 

Gerçek her zaman bir yerde can acıtır; onu bu denli az tanımamız bu yüzdendir.

Dünya baştan sona bir göçmenler kampıdır.

Dünyada insanları en mutlu ve özgür kılan şey, başka insanların içeride kapalı olduklarını, acı çektiklerini görmektir.

Din denen şeyi içimizden iyice temizleyip atana kadar, şu içinde yaşadığımız "tanrıların alacakaranlığı" gibisinden hava, bir dolu insanın delirmesine yol açacaktır.

Değerler görecelidir, mutlak değer diye bir şey yoktur.

Ahlaklı insanlar geridir. Uyanıp kendi kendilerini anlayamamışlardır.

Tanrısız din aslında, kör inan çağının kapanmış olduğunun, yarı bilinçli olarak kavranmasından başka bir şey değildir.

Bizim yaşamamız gereken şey inançlarımızın yıkılması değil, arınmasıdır. İnsan ruhunun birtakım derin gereksinmeleri vardır. Maneviyat yeterli gelmez. Tanrı'ya yalnızca ahlak düzeninin güvencesi gözüyle bakmak aydınlanma çağının yanılgısıydı. Bizim Tanrı'ya olan gereksinmemiz maneviyatı aşan bir şeydir.

Başkalarının bahtsızlığı insana hemen moral verir. 


Sleepwalker [The Wallflowers]

10 04 2014

Le Dôme

Julio Cortazar 


evrensel kusurluluk kuşkusuna katkıda bulunur
bana kalıt bıraktığın o kırılgan anı
aynalarla kirli tabaklar arasında bir yüz
güneşin ağulandığının, her bir buğday tanesinde
yıkımın silahının ırgalandığının kesinliğine
karşı savunur gelip çatan son saatimizin kırılganlığı
aslında aydınlıkta, sessizlik içinde geçirilmesi gerekmektedir
söylenecek ne kaldıysa kaçınmadan söyleneceği yerde
ama hiç de böyle olmadı ve ayrıldık
tam da hak ettiğimiz gibi
kasvetli leş gibi bir kahve köşesinde
yanımız yöremiz kurtçuklarla sigara izmaritleriyle çevrilmiş
acınası öpücüklerimizi çöken geceye katarak

Analist

Irvin Yalom 

"Uzmanların şu afra tafrası var ya, gösteriden başka bir şey değil. İşin aslı, çoğu zaman ne bok yemekte olduğumuzu kendimiz de bilmiyoruz. Ne diye sahici olmuyorsun, ne diye bunu kabullenmiyorsun, ne diye hastanın karşısında bir insan evladı olmuyorsun?"

"Sana bahsetmiş miydim hiç?" diye devam etti Paul, "Zürih'teki analizimden? Dr. Feifer diye birine gitmiştim, eski zamanlardan kalma bir herif, bir zamanlar Jung'un yakın çalışma arkadaşıymış. Terapistin rüyalarını anlatırdı bana, hele bir de rüyada ben varsam, yahut benim terapimle uzaktan ilgili bir konuyla rüyanın uzaktan ilgisi varsa. Jung'un 'Anılar, Rüyalar ve Düşünceler' kitabını da okudun mu?"

Ernest başını sallayarak doğruladı. "Evet, tuhaf bir kitap. Dürüst de değil ayrıca."

"Dürüst değil mi? Nasıl dürüst değil? Önümüzdeki ayın gündemine alalım bunu. Ama şimdilik, yaralı şifacı üzerine söylediklerini hatırlıyor musun?"

"Ancak yaralı bir şifacının gerçek anlamda şifa dağıtabileceğini mi?"

"Bizim moruk daha da ileri gitmiş. Diyor ki, terapide ideal durum, hastanın, terapistin yarasına en iyi gelecek merhemi ortaya çıkarmasıyla oluşurmuş."

"Hasta, terapistin yarasına şifa buluyor, ha?" diye sordu Ernest.

"Tam olarak böyle! Bunun ne anlama gelebileceğini bir düşün! Akıl alacak şey mi bu? Ve de, Jung hakkında başka ne düşünürsen düşün, Allah biliyor ki ahmak değil herif. Freud'un klasında değilse de ona çok yakındı. Evet, Jung'un çevresindekilerin pek çoğu bu düşünceyi bayağı ciddiye alıp terapide kendi meselelerini konuşur olmuşlar. Senin anlayacağın, analistim bana kendi rüyalarını anlatmakla kalmadı; rüyalarını yorumlarken gayet kişisel mevzulara da girdi; mesela bir zamanlar bana karşı eşcinsel bir ilgi duyduğunu falan söyledi. İşte o saat topuklarım kıçıma vura vura kaçtım muayenehanesinden. Sonraları anladım ki aslında derdi benim kıllı götüm değilmiş, kadın hastalarından ikisini pompalamakla meşgulmüş herif."

"Eminim bunu da işin duayeninden öğrenmiştir." dedi Ernest.

"Hiç şüphesiz. Koca Jung, kadın hastalarına atlama konusunda hiç tereddüt yaşamamış. O ilk analistlerin elinden bir uçanla bir kaçan kurtulurmuş zaten, hepsi öyle. Otto Rank, Anais Nin'i düzüyormuş; Jung, Sabina Spielrein ile Toni Wolff'u düzüyormuş; Ernest Jones da tuttuğunu düzüyormuş, seks skandalları yüzünden en az iki şehri terk etmek zorunda kalmış. Ve tabii Ferenczi de hastalarından uzak durma konusunda epey zorlanmış. Neredeyse bir tek Freud yapmamış hastalarıyla."

"Herhalde baldızı Minna'yı becermekle meşgul olduğu içindir."

"Yo, sanmıyorum" diye cevapladı Paul. "Bununla ilgili gerçek bir kanıt yok. Bence Freud, erbezlerinin sükunu evresine vaktinden evvel varmıştı."


Melancholy [Iced Earth]

Din

Tom Robbins 

Dünyada dökülen kanlar çoğunlukla dinsel kavgaların sonucudur.

İnsanların çektiği acıların en büyük kaynağı dindir. Din sadece kitlelerin afyonu değil, siyanürüdür de.

Din yalnızca bölen ve zulmeden değil, insanlarda tanrısal ne varsa inkar eden bir şeydir aynı zamanda; ruhun boğulmasıdır.

Eğer Tanrı yahut ülke adına işleniyorsa, ne kadar iğrenç olursa olsun, kamuoyunun bağışlamayacağı hiçbir suç yoktur.

Ruh, sıcak ve ağırlığa sahip bir şeydir. Tinse soğuktur, soyut ve kopuktur. Ruh, dünyaya ve dünyanın sularına bağlıdır. Tinse göğe ve göğün gazlarına bağlıdır. Gazlardan ateş çıkar. Ateş gücü yani. Bütün siyasetlerin doğal uzantısının savaş olduğu görülür. Din bir kez siyasallaştı mı, onun faaliyetinin de er ya da geç savaşa yol açacağı söylenebilir. "Savaş cehennemdir." Bu yüzden, dinsel inanç bizi dosdoğru cehenneme gönderir. Tarih, hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde doğrular bu görüşü. Modern dinlerin her biri Tanrının kendilerini, sadece kendilerini tuttuğunu söyleyerek övünür ve bunlara bağlananlar da bu dinlerin arsız iddialarını desteklemek için ölmeye yahut öldürmeye oldukça hazırdırlar.

Cehennem her şeyden korkmaktır. Cennetse korkmayı reddetmektir.

Din, kurumlaşmış mistisizmden başka bir şey değildir. Bu işteki bityeniğiyse şudur: Mistisizm, kurumlaşmaya hiç elverişli değildir. Mistisizmi örgütlemeye çalıştığımız anda onun özünü yok ederiz. Öyleyse din, mistikliğin yok edildiği yahut en aza indirgendiği mistisizmdir.

Organize din, insanların ikinci el fikirler dışında bir şey düşünmelerine engel olur. Onları ikinci el bir hayata mahkum eder. Dinin totaliter politikalarla ortak yönü budur. Nazi Almanyası, Engisizyon, Stalinizm, Haçlılar, gerçeğin yerini kişilerin almasına göz yumulduğunda bunlar olmuştur işte.

İyiyle kötüye ilişkin mutlak standartları savunan herkes tehlikelidir. Elinde dolu bir tabanca bulunan bir manyak kadar tehlikelidir. Aslında, iyiyle kötüye ilişkin mutlak standartları savunan kişi, genel olarak, eli tabancalı manyağın ta kendisidir.

Irk, din ya da kişisel ilim irfan düzeyleri ne olursa olsun, hiç kimsenin ölümden sonra bir yaşamın var olup olmadığını bilmediği herkes için apaçık bir gerçektir.

Toplumlar ancak, doğaüstü bir öteki dünyaya inanmaya ikna edildiği sürece baskı altında tutulabilir ve denetlenebilir. İnsanlar, sonunda bu dünyadan kurtulup gökteki, cankurtaranların gereksiz olacağı ve havuzların hiç kapanmayacağı bir tatil köyüne gideceklerine inanırlarsa her türlü zorbalığa, yoksulluğa ve kötü muameleye katlanabilirler. Üstelik inançlı insanlar genellikle hükümetlerinin gireceği her türlü askeri macerada postlarını deldirmeye gönüllüdür.

Güçlenmesine seyirci kalırsan dindarca dogmalar büyüyü daima kovar.

Öteki dünya kavramı kitleleri yönetilebilir kılarken, efendilerini de yıkıcı kılar. Yaşamın, daha değerli ve sahici bir öteki dünya için bir sınavdan başka bir şey olmadığına inanmış bir dünya lideri, bir nükleer katliam başlatma riskine girerken daha az tereddüt edecektir. Kudüs'ten kalkacak bir sonraki uçağa vasıl olmanın vecdini bekleyen bir siyasetçi ya da bir şirket yöneticisi, okyanusları kirletmeyi yahut ormanları yok etmeyi pek fazla dert etmeyecektir. Niçin etsin ki?

Öteki dünyadaki yaşamı vurgulamak, yaşamı inkar etmektir. Kafayı cennete takmak, cehennemi yaratmaktır.

Bir din kurmak, bir dilek kuyusuna para atmanın ya da bir köprüden tükürmenin karmaşık bir versiyonudur. İnsanlarda, boşlukları doldurmak istemek gibi, doğalarından gelen batıl bir dürtü var.

Küçükken verilmiş olan din eğitimi bir tür çocuk istismarıdır. 


Deggial [Therion]

9 04 2014

Hayatın ve Aşkın Yasaları

Connie Palmen 

Kadınların birini kurtarma fantezilerini karanlık bakışlı bir sanatçıdan daha fazla tahrik edecek bir şey yoktur.

İnsanın giyimi ruhudur.

Ne istediğini bilmek insana güç verir ve güç kişiyi dürüst kılar.

İnsan bir yeteneğe hayata sarılır gibi sarılmalıdır; çünkü günün birinde ikisi iç içe geçer. O zaman hayat bizim yeteneğimiz olur, yeteneğimiz de hayat.

Size mitosları, onları hala gerçekliğin canlı bir parçası olarak gören bir insandan daha iyi öğretecek başka bir kaynak yoktur.

Dünya üzerine düşünebilmek için yalnız olmak gerekir.

Gençlik aldatıcı bir şeydir. Gençlikte yaşam bize, ara sıra şöyle bir okşadığımız için ayaklarımızın dibinde kıvrılıp yatacak ve bize sonsuza kadar sadık kalacak, ehlileştirilmiş bir hayvan gibi gelir.

Kadınların tek derdi budur: Bütün gün kadın ruhundan başka bir şey düşünmeyen bir erkek.

Yaşamak ancak gerçek yaşama ilişkin klişelerle örtüştüğünde ve biz dilin koruyuculuğuna sığınabildiğimizde, gerçeklik duygusuna benzer bir şeyler; doğru yerde bulunuyor olma, gerçekten var olma, gerçek olma inancı oluşur.

Klişe, edebiyatın ölümüdür; dil fakirliğinin ve özgünlükten yoksun olmanın belirtisidir.

Hakim yasaları geçersizleştirmek fizikçinin çocukluk rüyasıdır. Fizik, hiçbir şeyi mutlak ya da dokunulmaz görmemeye imkan tanır.

İyi bir sanat yapıtı, gerçeğe temas eden bir sanat yapıtıdır ve gerçek, bir kişiye atfedilemez; üzerinde isim etiketi yoktur.

Yaşamı, içinde kendisini asla bir bütün olarak göremediği, yalnızca parça parça algılayabildiği, pırıldayan cam kırıklarıyla dolu bir bardağı andırıyordu. Tek bir isteği vardı: Bütün olmak, parçalarını birleştirmek, kendi merkezini bulmak.

Gerçek kendisini her zaman geçersizleştirmesine neden olan, kendisini gerçekdışılaştıran, sahte, yanlış bir şeyle bir arada gösterir.

Ancak kendine ait bir yaşamı olan insanlar, her bir anın tiksinç farklılığında bütünlüğü algılayabilen insanlar, yaşam gerçekten neyse onun içinde bir hikaye görebilirler; ancak böyle insanlar mutlu olabilirler.

Erkekler dünya hakkında çok, kendi haklarında az şey bilirler. 


Clavicula Nox [Therion]

8 04 2014

Sanat

Iris Murdoch 

"Her sanatçı mutsuz bir aşıktır ve mutsuz aşıklar öykülerini anlatmak ister." (P.A. Loxias)

Bütün sanatlar uyumsuzlukları ele alır ve sadeliği amaçlar. Sanatın iyisi gerçeği anlatır, daha doğrusu gerçeğin ta kendisidir, belki de tek gerçektir.

Beyaz bir sayfanın saflığını, uygunluk ve güzelliğin en kusursuz halinden daha azıyla, yani doğru olandan daha azıyla doldurup suistimal etmektense, yaşamları boyunca sessizce beklemeyi tercih eden sanat azizleri vardır.

Yalnızca öyküler ve sihir gerçekten dayanıklı çıkabilir. İnsanın anlayış alanı ne kadar küçük olursa olsun, sanatın o kişiye öğreteceği şeyler felsefeden daha fazladır.

Bir yazarın öğrenmesi gereken en önemli şey, yazmış olduğu bir şeyi yırtabilmektir.

Sanat, yalnızca öncelikle değil, mutlak olarak gerçekle ilgilenir. Sanat gerçeğin bir başka adıdır. Sanatçı, gerçeği yansıtabileceği özel bir dili öğrenen kişidir.

Yaşamın sanata benzemediğini gösteren şeylerden biri de, sanattaki karakterlerin tecavüz edilemez bir vakarı olması. Oysa yaşamdaki karakterlerin böyle bir özelliği yoktur.

Zeki bir yazar şöyle demişti: "Başarılı olmak yetmez; diğerlerinin başarısız olması gerekir."

İnsan ruhu yalnızca aşk ve sanat tarafından işareti verilebilen bir sonsuzluğa hasrettir.

En büyük sanat bile eninde sonunda karışık bir bulmacadır.

İnsanoğlunun anlamakta zorluk çektiği şeyleri sanat, bir anda öğretiverir. Alıştığı dünyanın bir santimetre ötesinde tümüyle yabancı başka bir dünyanın içinde kendini buluverir insan. Doğa, bir durumdan öteki duruma ite kaka atlattırılıveren insanlara unutkanlık bağışlayarak iyileştirir.

Sanat sevimli değildir, taklit de edilemez. Sanat yalnızca doğruyu söyler, mutlak önemli olan doğruları. İnsana ait şeylerin onarılmasına yarayan ışıktır sanat. Sanatın ötesinde başka hiçbir şey yoktur.

En yüksek sanat şiirdir; çünkü sözcükler en incelikli hallerinde, en yüksek matrislerinde bir ruh kazanırlar. 


Frederick [Patti Smith]

7 04 2014

Türkiye'de Totalitarizm

Yakup Coşar

Toplumsal muhalefetin tümüyle susturulmuş ve denetim altına alınmış olması, totaliter rejimlerin asli bir özelliğidir. Totaliter rejimlerde farklı eğilimlerin, azınlık haklarının sözü edilemez. Hedeflenen, yüce bir davanın peşinde kaynaşmış bir kitledir. Çeşitlilik, çoğulculuk yasa dışıdır.

Türkiye'nin siyasal sistemi, demokratik bir hukuk devletinde aranması gereken özelliklerden birçoğuna sahip değildir: Tanımlanan anlamda bir ifade ve örgütlenme özgürlüğü yoktur, mahkemelerin bağımsızlığı söz konusu değildir, kişinin bedeni ve psikolojik bütünlüğünün dokunulmazlığı ilkesi günlük olarak ihlal edilmekte, farklılık ilkesi -azınlıkların tanınması ve haklarının güvenceye alınması- kabul edilmemektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendine güvenen, gelişmeye açık bir yapıda değildir. 


"Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu ülkedeki en huzursuz ve güvensiz mercidir. Kendisine huzur ve güven sağlama ihtiyacındadır; ancak bu yolda şimdiye kadar yaptığı her şey toplumun huzurunu bozmak ve güvenini sarsmaktan başka bir işe yaramamıştır. Devlet zaten toplumundan sürekli kuşkulanan, içten içe korkan, sopasını hep hazır bulunduran bir devletti. Artık hep sopasıyla geziyor. Bu herhalde mevcut yapıların tükenişi/çürümesi temelinde bir çaresizliğin ve dolayısıyla paradoksal biçimde iktidarsızlığın göstergesidir." (Murat Paker)

Bu güvensizliğinden dolayı Türkiye Devleti hırçındır. Duvara yazı yazan 15 yaşındaki çocuğu bile "devlete karşı suç işleyenler" kategorisine koyabilmekte ve atılan her adımı kendisine yönelik bir tehdit olarak algılayabilmektedir.

Ancak bütün bu totaliter tezahürlere rağmen Türkiye Cumhuriyeti kendisini anayasal bir devlet olarak sunmakta, hükümet yasa ve anayasa dışı birçok eyleme rağmen, meşruiyetini bu anayasallığa, seçimlere dayandırmaktadır.

Öte yandan totaliter sistemlerin asli özelliklerinden biri olan halkın üzerinde mutlak egemenlik, her şeye rağmen sağlanamamıştır. Resmi ideoloji ile özdeşleşmeyi reddeden, çağrı yapılabilecek, başvurulabilecek geniş bir kesim bulunmakta ve bu kesim kendisini farklı biçimlerde ifade etmektedir. Resmi ideolojinin organı gibi yayın yapan gazetelerin bazı köşelerinde bile bu ideolojiye açık biçimde karşı olan yazılar yayımlanabilmesini, gazetelerin satış kaygılarından çok, farklı duyarlılıklara sahip gözardı edilemeyecek bir kamuoyunun varlığının ifadesi olarak değerlendirmek gerekir.

Sonuç olarak, içinde totalitarizmin ögelerini barındırsa da Türkiye'deki sistemin, açık askeri diktatörlük dönemleri bir yana bırakılırsa, sivil itaatsizliği tümüyle olanaksız kılacak ölçüde totaliter olmadığını -belki de olamadığını demek daha doğru- söylemek gerekmektedir. 


Durduramayacaklar [Cem Karaca]
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...