5 12 2011

Kıskanmak

Nahit Sırrı Örik

Kıskanmak.. Seniha'nın yüreğinde ilk beliren, kendisini ilk duyuran ve hemen her gün daha fazla gelişip büyüyen his bu olmuştu. Halit'le aralarında 8 yaş vardı ve onu kıskanmadığı bir zamanı hiç bilmiyordu. Hayatının en eski, en bulanık ve en silik hatıraları arasında bile bu kıskançlık her şeye hükmeden bir yer tutuyordu. Hayal meyal hatırladığı zamanlarda da herkes kendisinin kara kuru, Halit'in ise beyaz, sarı saçlı ve mavi gözlü olduğuna bakarak "Bu kız, o oğlan olmalıydı!" demişler, hep ağabeyini okşamışlardı. Bu okşayanlar, bu sözleri söyleyenler kimlerdi? Hemen hiçbirini hatırlayamadığı halde söyledikleri sözleri ve o okşamaları hiç unutmuyordu. Çirkinlerin sevilmemeye ve güzeller için daima feda edilmeye mahkum olduklarını Seniha pek küçük yaşından itibaren bilmiş, anlamıştı.

Yıllar geçip 15-16 yaşına geldiği vakitte de gelişip güzelleşmemiş; fakat kardeşi iltifatını ahbaplarının paylaşamadıkları bir delikanlı olmuştu. Halit'i maden mühendisliği tahsil etmesi için Almanya'ya göndermişlerdi. Ve Seniha'nın hesabına da nice fedakarlıklara mal olan bu tahsil yıllarının her tatil devresinde babası ile annesini görmek üzere İstanbul'a gelmeyi birçok naz ve niyazlardan sonra kabul edip geldikçe, başka vakitler Seniha'ya hiç ehemmiyet vermeyen, manasız, tatsız bir çocuk nazarıyla bakıp ona göre muamele eden kızlar candan birer dostu kesilir, Göztepe'deki köşkten ayrılmak istemezlerdi. Fakat hep yaza doğru başlayarak ağabeyinin yola çıktığı haber alınır alınmaz en hararetli safhaya giren dostlukların sebebini o pek güzel bildiği halde hiçbir şey anlamamış gibi görünür, bu muvakkat ahbapların hepsine karşı aynı resmi ve çekingen muamelesini hiçbir zaman, hiçbir mevsimde değiştirmezdi.

Yine Halit'in Avrupa'dan geldiği bir seferdi. O zaman Halit 24, Seniha ise 16 yaşında idiler. Delikanlı zaten pek az ve sarı olan bıyık ve sakalını her sabah itina ile tıraş ettiği için mavi gözleri, sarı saçları ve pembe teni ile hala bir genç kızı andırıyordu. Bir gün, tahsilde bulunduğu Belçika şehrinde geçirilen hayata, bu hayatın eğlencelerine dair birçok şeyler anlatırken, son kışta verilen bir baloya kadın kılığında gittiğini ve birkaç arkadaşı da dahil olduğu halde kimsenin kendisini tanımadığını söz arasında hikaye etmişti. Bunun üzerine, etrafını saran küçük hanımlar bir kere daha böyle kadın kıyafetine girmesi için hep birden ısrar etmişler, kendisini kandıramayınca annesini de yardımlarına çağırarak yaşlı kadına türlü şaklabanlıklar etmiş, diller dökmüşlerdi. Kaçgöçün henüz ortadan kalkmadığı bu devirde delikanlı oğlunun etrafında yetişkin kızların adeta sabahtan köşke damlayarak ve geceyarılarına kadar kalarak dolaşmalarına ses çıkarmayan bu anne demişti ki: "Bari çocukların hatırlarını kırma, Halit. Dediklerini yap." Ve sonra gülerek ilave etmişti: "Hani ben de merak etmedim değil!"

Bir müddet nazlandıktan sonra Halit muvafakat etmiş ve küçük hanımların en uzun boylusu bir maşlaha bürünüp elbisesini kendisine ariyet vermişti. Bu, gül kurusu renginde bir elbise idi. Başına işlemeli bir tül başörtüsü bulmuşlar, konudan komşudan tedarik edilen iğreti saçlarla adeta bir peruka yapmışlardı. Ve gül kurusu rengindeki bu elbise, beyaz bir meşlah ve başındaki iğreti saçlarla delikanlı o kadar kıza ve müstesna bir kıza benzemişti ki, içinde yıllardan beri gizlediği teessürü anneleri Mediha Hanım artık açığa vurmuş, birden coşan bir muhabbet ve gururla oğlunu kucaklayıp öperken, "Ah benim güzel evladım! Ne olurdu, zavallı Seniha da sana benzeseydi!" demişti.

Ağabeyinin etrafında o vakte kadar dudaklarında donuk bir tebessümle dolaşan Seniha birden acı acı gülmüş ve rengi sapsarı, oradan kaçmıştı. Bütün ısrarlara rağmen tam 3 saat kapalı kaldığı odasından indiği vakit de, yine hep ortalıkta sessiz dolaşan aynı zayıf kızdı. Fakat, korkunç denecek kadar sararmış rengiyle kıpkırmızı gözleri, odasında uzun ve çok şiddetli bir buhran geçirmiş olduğunu anlatıyordu.

Annesiyle arasında o günün lafı bir daha hiç geçmeyecekti. Fakat artık bir daha da Seniha annesine sokulmadı. Ve annesi arada bir, nadiren, bayram ve kandil gibi sebeplerle kendisini öptükçe, her sefer Seniha'nın içine gelen düşünce şu oldu: "Muhakkak ki iğreniyor benden. Beni iğrene iğrene öpüyor. Şu halde bu oyuna, bu yapma sevgiye ne lüzum var?" Bununla beraber, Seniha o günden evvel güzel olduğu zannına hiç de düşmüş değildi. Fakat kendisinin çirkinliğine annesinin bu derecede emin bulunması kıza dokunmuş, annesinin kendisini hiç sevmediğini; işte ancak o gün tamamen anlamıştı. Kuzguna bile yavrusu anka görünür dendiği halde bu ne biçim bir ana idi ki kızının çirkinliğinden katiyen emin bulunuyor, bunu açıkça ilan ediyordu!

Babaları Cemal Paşa tekaüt edilince eve giren paranın miktarı birdenbire azalmıştı. Ve Avrupa'da devlet hesabına maden mühendisliği tahsil ettikten sonra da uzun bir staj devresi geçirmek üzere daha iki yıl orada kalan Halit'in bu müddet zarfında aldığı tahsisat nedense az sayılarak, kendisine her ay para göndermek usulüne devam edilmiş, bu usule daha iki yıl riayet olunmuştu. Bunun için de eldeki birkaç parça irat satılmış ve daha sonra köşkte kıymetli ne varsa hepsi çarşı yolunu tutmuştu.

Fakat bu eşyanın büyük bir kısmı Seniha'ya çeyiz olabilecek, bir gün Seniha'nın hanımı olacağı evde işine pek yarayabilecek şeylerdi. Satılmaları hakkında ilk önce bir tereddüt devresi geçiriliyor, sonra da "Aman çocuk yabancı memleketlerde sıkılmasın. İnşallah Avrupa'dan dönüp yüksek maaşlara geçince bir tanecik kardeşine o daha alalarını alır!" deniyordu.

Seniha ağabeyinden kendisine karşı en küçük fedakarlığın bile istenmeyeceğini, fedakarlıkların yalnız ve ancak kendisinden istendiğini bilmiyor değildi. Lakin hiçbir defa itiraz etmemiş, ses çıkarmamış, "Bu da benim hakkımdır. Ben sizin evladınız değil miyim? Benim boğazımı doyurmakla bana karşı her borcunuzu ödemiş mi oluyorsunuz?" dememişti. Ve Seniha'nın bütün fedakarlıklarına ve feragatlerine karşı Halit'in Avrupa'dan bir gelişinde de ona güzel ve kıymetli denebilecek bir hediye getirdiği vaki olmamıştı. Hediye diye aldığı ve Paris'in yahut Berlin'in en büyük mağazalarında binbir çeşit arasından seçtiğini anlatıp büyük kutuların kat kat pamuklarından ağır ağır soyup çıkardığı şeyleri, Beyoğlu'nun orta halli mağazalarında bulmak pek mümkündü. Bununla beraber, annesi ile babası her sefer bu hediyeleri adeta bir mucize görüyormuş gibi hayret ve hayranlıkla seyrederler; sonra da, "Seniha, bak ağabeyin seni ne kadar seviyor!", "Bak, ne iyi bir ağabeyin var, Seniha!" diyerek kızın şükran ve minnet göstermesini adeta emrederlerdi.

Zorla kendisini sevmelerini Seniha babasından ve hatta annesinden de istemek için kendinde hak görmezdi. Bunun için de kendisini sevmeyerek ağabeyini sevdiklerinden, ağabeyini kendisine bin kere tercih ettiklerinden dolayı onlara kızmıyor, onlara karşı kine benzer bir his beslemiyordu. Fakat hiç değilse tahsiline ehemmiyet vererek İstanbul'daki kız idadisine veya kız muallim mektebine gönderselerdi! Bu mekteplerin birinden bir şahadetnamesi bulunsa, hiç değilse babası gözlerini yumduğu vakit hoca olarak hayatını kazanırdı. Lakin bunu da yapmamışlar, muallim mektebindeki kızlar şuradan buradan gelme fıkara evladı olduğu için bir Ferik Cemal Paşa kızının onların arasında yaşayamayacağını iddia etmişler; Saraçhanebaşı'nda bulunan ve nihari olan kız idadisi için ise ta Erenköyü'nden kalkarak bir genç kızın her gün tek başına oraya kadar gidip gelmesinin asla münasip olmayacağına hükmetmişlerdi.

Seniha biliyordu ki bu yolu gidip gelmede gördükleri yegane mahzur yol masrafıdır. Fakat beyhude olacağını düşünerek ve belki bunda da feda edilmekte acı bir zevk bularak, ısrar etmemiş, tahsilde devam etmemeyi de kabul etmişti. Ve işte bütün hayatında babasından kalacak çok küçük bir aylıkla sürünecek yahut da kardeşinin evinde bir sığıntı şeklinde kalacaktı. Ya üçüncü ihtimal, bir kocaya varmak ihtimali? Buna Seniha hiç bel bağlayamamış, bu ihtimal üzerine istikbalini kurmaya genç kızların en hayalperest oldukları yaşlarda da cesaret edememişti. Hayat gittikçe çetinleşiyor, erkekler gittikçe menfaatperest oluyor, babaları nüfuzlu ve mallı kızlar gittikçe daha fazla aranıyordu. Ve Cemal Paşa hürriyet ilan edilir edilmez tekaüde sevkedilen ve vapurlarda, trenlerde ve mahalle kahveleri ile selamlık odalarında dünya siyasetine yeni bir nizam vermekle meşgul olan hesapsız paşalardan, ay başını iple çeken hesapsız mütekait paşalardan biriydi. Onun hem de çirkin kızına kim tamah ederdi?

Beyaz At

Elsa Triolet

Kapitalist bir toplumda, sanki komünist düzendeymişiz gibi davranmak imkansızdır; hele tek başınaysanız. Sınıfdışı duruma düşersiniz hemen.

Hakikate içgüdü yoluyla ulaşır kadınlar.

Oscar Wilde: Geçmişi olan kadınları severim ve geleceği olan erkekleri.

Cebinde parası olmayan çok daha sağlam, çok daha mantıklı düşünür. Para çoğu zaman insanın aklını çeliyor çünkü.

Hiçbir zaman, bu dünyada her şeyin geçici ve çabucak kırılıp parçalanmaya mahkum olduğu düşüncesinden kurtaramadım kendimi. Her şey pamuk ipliğine bağlı. İnsanlar tarafından yaratılmış ne varsa kanunlar, inançlar, bu duvarlar bile. Şu karşıki ev sonra ve bütün şehir.. Her şey bu kadar geçici olduğuna göre, dünyayı ayakları üzerine oturtmak için mücadele etmeye değmez demektir.

İyi bir sığınaktır edebiyat. İnsanı saplantı haline gelmiş bir düşünceden, hiç olmazsa bir an için kurtarıp alabilir.

Bütün düşüncelerinizin bir tek varlığa yöneldiğini ve sadece bu varlığın sizi mutlu kılmak, daha doğrusu, mutsuzluğu sizden uzaklaştırmak gücüne sahip olduğunu hayal edin bir an. Bu durumda kim olsa umutlanır. Sevilen varlığın tabii olarak söylediği tatlı bir sözden umuda kapılmak vardır; gelişigüzel bir bakışının sevgi dolu olduğunu sanıp umuda kapılmak vardır. Aşkını gururundan gizliyor, dersiniz kendi kendinize ya da önceleri sevmiyordu ama şimdi seviyor dersiniz; o da olmadı, yarın mutlaka sever, dersiniz. Tepeden tırnağa kulak kesilmişsinizdir artık: En sıradan cümlesinin altında bir gizli anlamlar uçurumu keşfedersiniz. Sonra bir an gelir, öyle bir laf eder ki sevgili varlığınız, her şey, en ufak bir şüpheye yer kalmayacak şekilde yıkılır. Umutsuzluk o zaman gelir işte ve karşınızdaki hiçbir zaman değişmemiş olduğu için, ne umudu anlar ne umutsuzluğu. Kendisini, hep aynı kaldığı halde, niçin bazen sevimli ve cömert, bazen de zalim ve korkunç bulduğunuza şaşar sadece!

some of these days
you'll miss me honey

Bazı insanların bir saplantısı vardır; bir çeşit talih kuşu işte herkese konmaz ve kesin olarak doludur kafaları; ne düşüneyim diye dolanıp durmazlar.

Ölümsüz olana karşı daima kapalı kalır kadınlar ve istedikleri kadar insandışı olsunlar, erkekleri aşamazlar bir türlü.

Kültür dans gibidir; çocukken başlamak lazım.

Komünizmin, memleketteki bütün parayı toplamak ve adam başına eşit parçalara bölüp dağıtmak olduğunu sanıyorsan, tam bir cahil gibi düşünüyorsun demektir.

Bütün insanlar keldir; ama bazıları kellerinin üzerinde saç taşır.

Yazarın Ölümü

Gilbert Adair

Bir şey yapmak isteyince yapmanın bir yolu bulunur; daha doğrusu bir şeyi yapmanın bir yolu varsa o şeyi yapmak istenir.

Kelimeler, onları "kullandığı" yanılsamasına kapılan yazarlardan çok daha eski, vefasız ve tecrübelidir. Kelimeler hep vardı. Kimse onların sahibi değildir; kimse nasıl okunacaklarını belirleyemez; hele onları yazan hiç. Edebi metin kendi kendini ve a fortiori yazarının "niyetlerini" baltalamadan edemez; hep kendi başının dikine gidecek, kendi imtiyazsız, emniyetsiz ve sıklıkla çelişkili yorumlarını yaratacaktır; dolayısıyla yazılı dil her zaman birbirini karşılıklı olarak dışlayan anlamları onaylama olasılığını hep içinde barındıracaktır.

Edebiyatın her biçiminde ve seviyesinde, düzmeceden ibaret olan şeyler müstehcenliğe ve pornografiye doğru irtifa kaybetmeye mecburdur.

Yaban sıçanı sınıfından bir tür olan akademik bayağılığın dünyada içini titreten bir şey varsa, o da kurallarını ezbere öğreneceği, sonra da hafızasına kaydedeceği bir doktrin, bir ilmihal, önceden programlanmış bir sistemdir -o doktrinin mutlak otoritesi olarak da şimşekleri, dolmakalem gibi göğüs cebinden dışarı taşan, kah nazik, kah amansız, kah babacan, kah führer bir kanun koyucu isterler.

bir cinayet işledin mi dünya cama keser
bir cinayet işledin mi kalın bir kar katmanı
yeri örter; hani ormanlarda olur ya
her kekliğin, tilkinin, sincabın ve köstebeğin
izini gösterir. konuşulan sözü hatırlayamazsın
ayak izlerini silemezsin; merdiveni atamazsın
ki kimse yolu bulamasın; ipucu kalmasın (Ralph Waldo Emerson)

Roma'nın Batısı

John Fante

"Bazen en iyisi gerçeği olduğu gibi söylemektir. Yüreğindekini açıksözlülükle ortaya koymak bir erkeği hiçbir zaman alçaltmaz."

Aylardan ocaktı, soğuk ve yağmurlu bir gün; yorgundum, sefildim, sileceklerim çalışmıyordu ve Tate Cinayetleri hakkında "Bonnie ve Clyde tarzında" zekice bir senaryo yazmamı isteyen milyoner bir yönetmenle sürekli içilip konuşulan uzun bir geceden sonra fena halde akşamdan kalmaydım. Para söz konusu değildi. "Ortak olacağız" demişti yönetmen, "yarı yarıya". Son altı ayda üç benzer teklif daha almıştım. İyiye işaret değildi.

Karayolunda başımı pencereden çıkarmış, yağmurdan sırılsıklam olmuş, gözlerim beyaz çizgiyi izlemekte zorlanarak nihayet okyanus sapağına girdiğimde yağmur 1967 Porsche'umun (son dört taksiti ödenmemiş, bankadan her gün arıyorlar) vinil tavanını neredeyse parçalayacaktı.

Point Dume'da yaşıyoruz; Santa Monica Körfezi'ni oluşturan hilalin kuzey burnunda, porno filminde bir meme gibi öne fırlamış bir kara parçası. Sokak lambalarından yoksun bir mahalledir Point Dume, dolambaçlı yolların birbirini kestiği, sürekli çıkmaz sokaklarla karşılaşılan son derece kaotik bir banliyö; o kadar ki orada yirmi yıla yakın bir süredir yaşamama rağmen yağmurlu ya da sizli havalarda yolumu kaybeder, sık sık kendimi evden iki blok ötede nereye gittiğimi bilmez bir halde dolanırken bulurum.

O gece de Bonsall yerine Ferhnill'den sağa döndüm ve benzini tüketmezsem sonunda tekrar karayoluna dönüp telefon kulübesinin loş ışığını bulacağımı, Harriet'i arayıp gelmesini ve bana yolu göstermesini isteyeceğimi bile bile evimi bulmak için o çıldırtıcı ve umutsuz çabaya giriştim.

Harriet'in arabası on dakika sonra tepede belirdi; steyşın tipi arabanın fırtınayı delen farları bana doğru yöneldi, araba telefon kulübesinin yanında durdu. Harriet kornaya bastı, arabanın kapısını açtı ve üzerinde beyaz yağmurluğuyla bana doğru koştu. Gözleri endişeyle büyümüşlerdi.

"Buna ihtiyacın olacak!"

22 kalibrelik tabancamı yağmurluğunun altından çıkarıp pencereden bana uzattı. "Bahçede korkunç bir yaratık var."

"Ne?"

"Sadece Tanrı bilir ne olduğunu."

İstemiyordum lanet silahı. Almadım. Harriet ayağını yere vurdu.

"Henry, al şunu! Hayatını kurtarabilir."

Burnuma dayadı silahı.

"Neye benziyor, Allah aşkına?"

"Bir ayı galiba."

"Nerde?"

"Bahçede. Mutfak penceresinin altında."

"Bizim çocuklardan biri olmasın?"

"Kürkü var."

"Nasıl bir kürk?"

"Ayı kürkü."

"Ölüdür belki."

"Nefes alıyor."

Silahı ona doğru itmeye çalıştım. "Bak, uyuyan bir ayıya 22 kalibrelik bir silahla ateş edecek kadar deli değilim! Onu uyandırmaktan başka bir işe yaramayacak. Şerifi arayacağım."

Kapıyı açtım; ama o kapattı.

"Hayır. Önce bir bak. Bir şey değildir belki. Bir merkep de olabilir."

"Allah kahretsin. Şimdi de merkep mi oldu? Kulakları büyük mü?"

"Dikkat etmedim."

İç geçirip arabayı çalıştırdım. Harriet arabasına doğru koştu, bindi ve yola çıktı. Yolun ortasında beyaz çizgi olmadığı için o korkunç yağmurun altında tamponuna yakın durmaya çalıştım.

Evimiz kayalıklardan ve aşağıda kükreyen okyanustan yüz adım ötede bir dönümlük bir arazi parçasının üzerindeydi. Araziyi çepeçevre dolanan beton duvarın içine inşa edilmiş Y biçiminde çiftlik evlerinden biri. Yüz elliye yakın çam ağacı vardı o duvarın içinde, bahçesi ormanı andırıyordu. Bütün düzenleme tam da aslında olmadığı gibi bir izlenim uyandırıyordu insanda: Başarılı bir yazarın evi.

Görüş Evi

Martin Amis

Vicdan hayati bir organdır; bademcikler ya da lenf bezleri gibi bir fazlalık değil.

Eğer bir adam kararlılıkla bir kadını, sadece bir kadını yüceltiyor, onu "diğer bütün kadınlardan üstün" görüyorsa, bil ki karşındaki bir kadın düşmanıdır. Böyle düşünmek ona geri kalan kadınların pislik olduklarına inanma özgürlüğü verir.

Hastanede, saat daima sandığından daha geridir.

Gerçekten acı çekmiş herkes, bunun sonunda getireceği rahatlamayı bilir; başını öne eğip saatler boyunca ağlayarak küfür etmenin getirdiği rahatlamayı.

Geçmişin bir ağırlığı vardır. Ve geçmiş, ağırdır.

Şimdilik kıtlığı, seli, salgın hastalığı ve savaşı unut gitsin: Eğer gerçekten Tanrı'nın umurunda olsaydık, bize dini göndermezdi.

Biz insanlar sürekli daha fazlasını isteriz. Lanet olasıca bir aşkla yaparız bunu.

Uzaklaştığını sadece ölmek üzere olan insanlar hissederler.

Gizli eşcinsellerin heteroseksüel olduğu sanılır; kadınlara hapsederler kendilerini ve bunlar hayattaki en tehlikeli erkekler arasında yer alır.

Gogol, Dostoyevski, Tolstoy. Her biri Tanrı'nın Rus olması için ısrar etmişlerdi; özellikle Rus olmalıydı. Rus Tanrısı, Rus devleti gibi olmayacaktı; bunun yerine gözyaşı dökecek, cezalandırırken şarkı söyleyecekti.

Yahudi geleneğinde çiftler evlenirken düğün töreninin sonunda bardak kırarlar. Bunun nedenine dair farklı yorumlar vardır. Biri kutsal saydıkları Eski Kudüs'teki tapınağın İ.Ö. 6. yüzyılda önce Babilliler, daha sonra Romalılar tarafından yıkılması anısına yapıldığını; bir diğeri geçmişle ilişkilerin koparılıp yeni bir hayata adım atıldığını ileri sürer.

Aşk hikayesi şekil olarak üçgendir; üçgen de eşkenarlı değildir. Bazen bu üçgenin ikizkenar olduğunu düşünmek hoşuma gider: Tepesinin çok sivrildiği kesin. Ama dürüst olup üçgenin acımasız biçimde eşitsizkenarlı kaldığını kabul edelim. Eşitsizkenar, eşit uzunlukta olmayan kenarlı, eşitsiz bir üçgen.

Herkes her yerde her şeyden şikayetçiydi.

"Seni öldürmeyen şey, seni güçlü kılar." Değil işte! Hiç değil. Seni öldürmeyen şey seni daha güçlü kılmaz. Dermanını keser, sonra da öldürür.

Çevirmen: Dilek Şendil (YKY)
Görsel: Salvador Dali (friendsofart)

Şiiri Düzde Kuşatmak

Gülten Akın

Kuşku; bilmenin, bildiğini gelecek içinde bir üst düzlemde yeniden üretmenin ilk aracıdır. Onsuz, insan düşüncesi gelişemez. Kalıplar ve dogmalar içinde donup kalır; yozlaşır, çözülür, dağılır.

Ölmüş bir dili diriltmeye çalışmak ya akılsızlığın, ya gerici özlemlerin simgesi olabilir.

En yalnız kişinin bile söyleyeceğinde başkaları vardır.

İnsanın yeni olanakları bulması için eskileri tanıması zorunludur. Yeniyi kurmak için eski içinden seçilebilir olanlar vardır. Tekniklerden alınacaklar vardır Eski alan usul usul temizlenir. Sonra nitel bi dönüşüm gerçekleşir.

Turgut Uyar: Her insan bir uygunsuzluktur ölü olmadıkça.

İyidir aşırılıkları denemek. Sonunda klasik güzelliğe katmak için derlenmiş bir yığın çiçek olacaksa kucakta.

Edip Cansever: İnsanın insana verebileceği en değerli şey yalnızlıktır.

Edip Cansever: Mutluluk, alışılmış bir kötümserliktir.

"Bilinçlilik, niteliğini nesnel yaşam sürecinin belirttiği bir varoluş biçimidir."

Yılsonu yoktur, yılbaşı yoktur, doğum günü yoktur, beş yıl yoktur. Üç yüz altmış beş gün altı saat on sekiz dakika yoktur. Zaman yoktur. Bunu şu yaşına dek anlamadıysan, artık kimse anlatamaz sana. Gelmişsin, gidiyorsun.

Bu dünyada bir iş yapan kişi, yaptığı iş ne olursa olsun, onun hesabını da yapabilmelidir. Yani bilinçle yapmalıdır her ne yaparsa.

"Hiçbir şey yoktan varolmaz, hiçbir şey yok olmaz."

haberin var mı taş duvar
demir kapı, kör pencere
yastığım, ranzam, zincirim
uğruna ölümlere gidip geldiğim
zulamdaki mahzun resim
haberin var mı
görüşmecim yeşil soğan göndermiş
karanfil kokuyor cıgaram
dağlarına bahar gelmiş memleketimin (Ahmed Arif)

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi

Ayfer Tunç

"nur salkımısın, gül ki bahar bahtına yansın
sen başka ziya, başka hayal, başka zamansın"

Karadeniz şehirlerinden birinde, denize sırtını dönmüş biçimde inşa edildiği için görenlerin içinde anlamsız bir küslük duygusu yaratan bir Ruh Sağlığı Hastanesi'nin en üst katındaki konferans salonunda, konuk konuşmacı Ülkü Birinci 14 Şubat Sevgililer Günü nedeniyle, "Aşk: Özveri mi? Benliği korumak mı?" başlıklı bir konferans veriyordu.

Nietzsche'den aparttığı bir cümleyi konu başlığı olarak seçen Ülkü Bey psikoloji doçentiydi. İstanbul'da uyduruk bir özel üniversitede görevliydi. Çoğunluğu mankafa olan öğrencilerine ders anlatırken kullandığı yüksek tansiyonlu üslubuyla konuşuyordu kürsüde. Avuçlarını dayadığı kürsü adi formikayla kaplıydı; bir ayağı da kısa olduğu için, sallandıkça konsantrasyonu bozuluyordu adamın. Gece hiç uyumadığı ve çok gergin bir sabah geçirdiği için sinirliydi. "Şu siktiğimin kürsüsü yüzünden konuşmama fokuslanamıyorum!" diye küfrediyordu içinden.

"Fokuslanmak" sözcüğünü yeni yeni kullanmaya başlamıştı. Eskiden "odaklanmak" derdi. ABD'de yürüttüğü psikoterapi çalışmalarını İngilizce yazdığı, beş para etmez bir kitapla taçlandırıp yurda dönen Profesör Altay Çamur'un ikide bir "fokuslanmak" dediğini fark edince, hemen benimsedi bu sözcüğü; o da yerli yersiz "fokuslanmak" demeye başladı.

Severdi böyle yeni sözcükler kapmayı, zengin bir dağarcığı vardı. Ama herkes yalan yanlış kullanıyor diye dağarcığından sözcük ya da deyim sildiği de olurdu. Bir akşamüstü, üç kuruş maaşıyla yurtdışı tatillerine nasıl gidebildiğine akıl sır erdiremediği Fakülte Sekreteri Şenay Hanım'ın, "Çok keyif alıyorum şu bisküvilerden" dediğini duyunca, tiksindi bu "keyif almak" deyiminden; kimin ağzından duysa batmaya başladı.

Ucuz kolejlerden yarım yamalak İngilizceyle mezun olmuş öğrencilerle içli dışlı olmayı çok seven Şenay Hanım'ın konuşması baştan başa yanlıştı aslında. Ne kadar dil yanlışı varsa yapıyordu kadın. İşin kötüsü, bunun havalı bir konuşma tarzı olduğunu sanıyordu. Mesela, kendisiyle dalgasına flört eden kolejli piçlerin etkisiyle, İngilizce “feel” sözcüğünü Türkçeye birebir uyarlamıştı. Bayılıyordu onlar gibi "Nasıl hissettin?" diye sormaya. Ülkü Bey bir gün kantinci kızla konuşmasına kulak misafiri oldu. Kadının dekandan bahsederken, "Bana kötü hissettirdi" dediğini duyunca, "Şuna bir çaksam!" dedi içinden.

Çakmadı elbette, o kadar değil; ama gene de büyük bir yanlış yaptı. Özel üniversite kantininin şımarık öğrencilerine sonsuz bir çeşitlilik sunan kantinde, "Ne yesem.. Ne yesem.." diye düşünen kadına, gayet üstü kapalı bir biçimde, saçları jöleli erkek öğrencilerin fakülteyle ilgili bürokratik işlerini kolayca halletmek için kendisiyle flört eder gibi yaptıklarını, bunun bir çıkar ilişkisi olduğunu söyledi. Cinsel içerikli ihsasları yanlış anlamakta Şenay Hanım'ın üstüne yoktu; yakışıklı doçentin kendisine asıldığını sandı.

Bu gereksiz konuşmanın Ülkü Bey'in kariyeri değil ama, aşk hayatı açısından olumsuz sonuçları oldu. Kimin kiminle yatmasının uygun olacağı konusunda sınırları sürekli genişleten bu özel üniversite camiasında, genellikle düzgün fizikli ve mümkünse seçkin kadınlarla ilişki kurduğu bilinen Ülkü Bey'in imajı zamansız bir yara aldı.

Tam da bölüme yeni gelen ve yakışıklı son sınıf öğrencileri arasında, adı kısa sürede "Verecen Selcen"e çıkan genç araştırma görevlisi Selcen Akbaş'ı yemeğe çıkaracaktı. İstanbul'un en moda restoranında yer ayırtmış, kıza facebook'ta şampanya, çiçek filan göndermiş, yatacaklarına garanti gözüyle baktığı için, temizlikçi kadından sadece bu tür özel gecelerde kullanmaya kıyabildiği, o çok pahalı çarşaflarını sermesini istemişti.

"Hangisiyle yatsam kariyerime daha yararlı olur?" diye düşünen araştırma görevlisi güzel kız, seçkin bir doçent sandığı Ülkü Bey'İn önüne gelenle yatan kart bir zampara olduğuna hükmetti; adamın günlerdir beklediği buluşmayı sudan bir sebeple iptal etti. Tek gecelik partnerlerini seçerken pek de ince eleyip sık dokumadığı halde, Şenay Hanım'ın Ülkü Birinci konulu şen kahkahasına tanık olunca, kendini bu obez kadınla aynı seviyeye düşüren adamdan bir anda soğumuştu. Fakültedeki iktidarı açısından daha kuvvetli olmakla birlikte, Ülkü Bey kadar çekici olmayan; hatta hiç çekici olmayan Altay Çamur'la yatmayı tercih etti.

Kuvayi Milliye




aslolan hayattır

öyle günlerde yaşıyoruz ki
ben bir iş yapabildim diyebilmek için
hep alnının ortasında duyacaksın ölümü

yaşamak ümitli bir iştir sevgilim
yaşamak
seni sevmek gibi ciddi bir iştir

içimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti

zevcem
ruhu cevanım
hatice pirayende
ölümü düşünüyorum
geçen ömrümüzü düşünüyorum
kederli
rahat
ve hodbinim
hangimiz ilk önce
nasıl
ve nerde ölürsek ölelim
seninle biz
birbirimizi
ve insanların en büyük davasını sevebildik
-dövüştük onun uğruna-
"yaşadık"
diyebiliriz

insanların hünerleri çoktur
insanlar
sevilmeden de sevmesini bilirler

tavşan korktuğu için kaçmaz
kaçtığı için korkar

dövüşememek
bir mavzer kurşunu kadar olsun
bilfiil
doğrudan doğruya
ancak kavgada vurulan acı duymaz
ve kavga edebilmek hürriyetidir
en mühimi hürriyetlerin

Su Yazısı




onu boyadım.

bir ormandı galiba burası. ben de işte, bir ağaç. bütün ötekiler
gibi. onun ne vakit geldiği. nasıl yeşerdiği. kaç yaşında olduğu
şimdi. önemli değildi. daha önceleri de öyle. değildi.

o ilk değildi.

niye boyardım ben. yapraksa yaprak. yeşilse yeşil. su. toprak.
hepimize bir. işim yoktu belki başka. çocuk muyum çok. ben.
şimdi mi hep. bilmem bunları. durur boyarım. bunu bilirim bir.

demişken öteki.

Kazanan Yalnızdır

Paulo Coelho

Cannes aslında bir moda gösterisidir.

Moda, aslında, "Ben sizin dünyanızdanım. Sizin ordunuzla aynı üniformayı giyiyorum; onun için beni vurmayın." demenin bir biçimidir.

İnsanlar yalnızca, elde edip edemeyeceklerinden emin olamadıkları şeylere değer verirler.

Erkekler kafalarında kadınları hep soydukları için, bir kadının ne giydiğine hiç dikkat etmezler.

Birine sakin olmasını söylemek onu daha da gerginleştirmekten başka işe yaramaz.

Ne zaman biri ölse, onunla birlikte evrenin bir parçası da ölür.

Hayat bazen insanları, birbirleri için ne kadar çok şey ifade ettiklerini anlasınlar diye ayırır.

İnsanlar çevrelerinde olup bitene hiçbir zaman fazla dikkat etmezler.

Toplum suçu önlemek için harekete geçmiyorsa, insanlar da doğru olduğunu sandıkları her şeyi yapmaya hak kazanırlar.

Ruh, güzel ve derin olan her şeyi sever.

Doğru yol, her zaman, başkalarının karşı olduğu yoldur.

Tüm işkolikler yaptıkları şeyi yapmaktan mutluluk duyduklarını söyler ve aynı durumdaki dostlarından hiçbiri de onların yardıma ihtiyacı olduğunu düşünmez.

Moda altı ayda bir kendini yenileyebilir; ama bir tek şey hep aynı kalır: Fedailer siyah giyer.

Renklerin rasgele seçildiği zannedilir; ama her rengin amacı farklıdır. Beyaz saflığı ve namusu simgeler. Siyah insanı ürkütür. Kırmızı şaşırtır ve felç eder. Sarı dikkat çekicidir. Yeşil her şeyi sakinleştirir ve ufku açar. Mavi yatıştırır. Turuncu kafa karıştırır.

Her zaman yeni bir başlangıç yapmak mümkündür.

Celaliler Destanı




bütün kusurları sana yükledik ey zaman
bir de mekandan münezzeh olana

ay doğuyor, soğumuş bakır rengiyle
ürküterek vadilerin tarazlanmış sisini
yeni doğmuş kuzuların sesini
bastıran ağıl yanıyor
yanıyor çitler, yolaklar, kayalar
yanıyor som gümüşten
soğumuş ışıltılarla
ay doğuyor
tepelerde gündüzün kaybolan
konakları yeniden kurarak

koca osmanlı mülkünde
biri ötekinin cürmüne
kefil kılınan ahali
kendine işlenen büyük cürmü tanıyınca
birleşti
birleşti kıyam etti
bu
osmanlı mülkünde en uzun kıyametti
onmadı bir daha

et kokunca tuz gerek
ama tuz da koktu

şiiri dağıldı evlerimizin
yavru kedi kuyruğuyla oyunda

gelmeyecek bir mehdiyi
özlemle bekliyor kalabalıklar

yıkılmış kentleri alıp veriyorlar
bir kez daha yıkılıyor bağdat, basra
nasıl sarılırdı hatırlarız bir gün
çile bizim ellerimizde

sonra dönüp dönüp gelinen
sıla oldu kavga
barış uzaklaştı tarih
kirli çakalların dolaştığı
tekinsiz bir orman

Kimim Ben?

Pascal: İnsanların başına ne geliyorsa, tek bir şeyden, bir odada rahat rahat oturmayı bilememelerinden geliyor.

Nurullah Ataç: Kimsenin yaradılışında güzeli güzel olmayandan seçmek gücü yoktur, bunu doğa kimseye vermez; bütün niteliklerimiz, bütün akli meziyetlerimiz bize çevremizden, öteki kişilerle alışverişimizden geçer.

Jacques Rigaut: Şu dünyada katlanılmaz olan tek bir şey var: Kendi sıradanlığının duygusu.

Şaman




ancak acılarıyla uçabilen geçer acıyı

insan bir yaşa gelince ya da geldiğini hissedince
deniyor gözden geçiriyor yaşadıklarını
yeni giysilerle
bir akıl ediniyor insan bir yeryüzü telaşı
gökyüzünü fark ettiği zaman
yeni edindiği akılda kaynayan bir yeraltı
"yüreğim mi katılaştı yoksa açılmış bir makasta
ağır da gelmiyor giydiklerim artık bana
eskiden inanırdım dünyaya hazırdım ayartılmaya
yanlış olan bir şey var her doğruda
yanlış olan bir şey doğru ile yanlışta"

dünya diyordum önce dünya böyledir
hem öper oğlunu kanının akacağı yerden
hem öptükçe akla bölünmüş bir şey gelir
yani o ki bölünmüş bir akılla ömre ziyan gelir

hissettirmeden öper ölümüne oğlunun
babadır dünya eker biçer
bir dudakların bir boyuna
kılıç olduğu görülmemiştir
böyle nazik dokunuşuyla
ölüm olsa olsa kanadı kırık bir kuş olur
dünya böyledir ama başka türlü de olur

bir bozkırdı gördüm
gören bir bozkırdı üstelik
geçtim içinden bir ırmağa geldim
gerçi batak da vardı ama ne çıkar
içinde taşıdığı kadar bir batak herkesin
bilmeli insan boğulması gereken acılar için

demek her şey yaşadığı yerle tanımlanıyor
demek avuçlarında kökünden sökülmüş otlarla
yıkıldığı yerde sımsıkı bağlanıyor insan hayata
kanı akıtılmak üzere bir hayvanın bağlanması gibi ama
acımalı "demek" diye söze başlayana
yenilmiştir o üstelik yıkılmıştır hem de
hem de "acımalı" diyenin üzerine
yıkılmıştır
metruk bir şehrin içinden geçen kardeş gürültüsüyle

yerleşmek gerekli bir yere
böyle diyor lalenin göğsündeki kara leke
demese de olur ama diyor işte
leke olmak gerekli birinin göğsünde
zamanı geldiğinde
savrulmak için dünyaya delice

içimde çiçek açtığında kırlar çağırdı beni
kim ki acısını bilmek istiyor çağrıldığı yere gitmeli
acısını avucunun içinde tutmayı öğrenmeli
öğrenmeli acıların hafifliğidir kuşun kanadındaki

Hurufi Şiirler




bin yayladan geçtin
kalbin eksile eksile

sen bir kurdun yalnızlığı
gibi kurdun yalnızlığı
harfler ki dağbaşlarıdır
sözler, bulutların ördüğü hale

o herhangi hüzünlerde kalan kalbim bile yok
harflerin ormanında çok çok dolaştı
ağacı, yaprağı, çiçeği aştı; -ama yok
bir karşılık bulamadı melal'e

kendine sakla hüznümü
sözlerimden bir yaz ayır
yolla yollara yazıları
şiirimi güllere dağıt, dağ bayır

acı erkendi, yollar geç
kaldı bir yerlerde zaman
ah, anılar bile üşengeç
hüzünler bizimle tükendi

olmak için mi var'dık
nereye'yiz? bir yere
aşk mıyız, öyleyse
baştan ayağa yara ve bere

Her Şey Bir Mevsim




her şey bir mevsim
bir kez kokar gül
yaşar sonsuzca düşlerde
annem elimden tutar yine
yürürüz malta taşlarının üzerinde
gözleri göğe dikili bir çocuk
ne görür
artık bizim göremediğimiz

isteğin acısı bir kısraktır
pan'ın dolaştığı kırları yakar
geçer styx'i boydan boya
bir çocuk korosu gibi yükselen ormanı
deler uykusuzluğun uykusuz sesi
bedenin açlığı bir vadide son bulur

alnımı kırıştırıp bakıyorum
anlayamadığım onca şey var
dergiler, kitaplar, günlükler arasında
ve bir ruh gibi bizi birleştiren bu ağda
her şey bir mevsim

bazı anlar vardır öylece geçip gider
bir baba oğlğuna eğilir bir şeyler söyler
o sevgili an, o biricik an
yaşarken nasıl da önemsizdir
bir dokunuş, bir ok gibi döner gelir

kalabalık: dağınık yüzlü yatak
kendini usulca sokağın akışına bırak
amaçlı amaçsız yürüyen insanlarla
kimi bir dükkanın vitrinine tutsak
kimi yürüyor yalnızca aşktan
kimi kendine bir cevap kadar uzak

hep bir şiir bırakmalısın
bir sonraki kitaba
yaşamak için
bir süre daha

Üç Arkadaş

Denis Guedj

Ömer Hayyam 18 Haziran 1048'de İran'da, doğan güneş ülkesi Horasan'ın küçük bir köyünde dünyaya geldi. Çadır satan babasının adı Abraham'ın Arapçadaki karşılığı olan İbrahim'di. Ömer şair olup kendine bir ad seçmek zorunda kalınca "el-Hayyam"ı (çadırcının oğlu) tercih etti. Çok uzun seyahatlerin yapıldığı ve kervanların çok bol olduğu bir dönemde iyi bir işti çadırcılık. İbrahim oğlunu Nişabur medresesine gönderdi. Ömer kısa sürede dostlar edindi. Özellikle Abdülkasım ve Hasan'la çok yakın dostluk kurdu. Ayrılmaz bir üçlü oluşturdular. Gençler birlikte güzel günler geçirdiler, hem okudular hem eğlendiler. Dünyanın gelmiş geçmiş bütün öğrencileri gibi sonu gelmeyen şenliklerde çılgın geceler yaşadılar.

Bu çılgın gecelerden birinin sonunda, üç arkadaştan hangisi olduğu bilinmeyen biri öbür ikisine bir anlaşma önerdi: "Sadakat yemini edelim. Üçümüz de bir ve eşitiz. Sürmesi gerekir bunun. Hangimiz ilk önce şöhret ve paraya kavuşursa, ötekilere yardım edecek." Ant içtiler.

İlk önce üne kavuşan Abdülkasım oldu. "Nizamülmülk" adıyla Sultan Alp Arslan'ın veziri oldu. İki arkadaş onu görmeye gittiler. Kendilerini bağlayan anlaşmayı unutmamıştı.

Nizamülmülk Ömer'e sarayda önemli bir görev teklif etti. Ömer kabul etmedi: "Ben iş istemiyorum, bana yapabileceğin en büyük iyilik ihtiyacım kadar öğrenmeyi sürdürmem için gerekli olanakları sağlamak olabilir." Nizam ona sürekli bir gelir sağladı ve İsfahan kentinde bir gözlemevi kurdu.

Sıra Hasan'a geldi. Hasan Nizam'ın teklif ettiği görevi anında kabul etti. Zeki ve kültürlü biri olan Hasan kısa sürede Sultan'ın takdirini kazandı. Ama Nizam'a karşı fesatlıklar düşündü ve göz koyduğu yerine geçmek için entrikalar çevirmeye başladı. Uyanık ve zengin bir haberalma ağına sahip olan vezir, Hasan'ın teşebbüslerini sonuçsuz bıraktı ve onu ölüme mahkum etti. Ömer, Sultan'dan, Hasan'ın hayatını bağışlamasını rica etti. Hasan kentten kovuldu. Ne var ki, intikam yemini eden Nizam'ın adamlarından kaçmak için sürekli yer değiştirmek zorunda kaldı. Kendisini izleyenlerin ulaşamayacağı güvenli bir yer aradı.

Hazar denizinin güneyinde Elbruz yükselir; en yüksek noktası 6000 metreyi bulan uzun bir dağ zinciridir Elbruz. Hasan bu dağlarda küçük bir kale bulunduğunu öğrendi. Oraya sığınmaya karar verdi.

Küçük bir arkadaş grubuyla yola çıktı. Karlar ve buzlar içinde, son derece tehlikeli yollardan, dar boğazlardan, dolambaçlı geçitlerden geçtikten ve günlerce yol aldıktan sonra Hasan dağın tepesinde gerçek bir kartal yuvası gördü. Alamut kalesiydi burası! Buzlu sularla dolu çukurlarla çevriliydi. İçeri girebilmek için tek bir yol vardı: Sivri tepeli dar vadilerin üstündeki bir iner-kalkar köprü.

Hasan, bakar bakmaz, kalenin fethedilemez olduğunu anladı. Kaleyi fethetmeye karar verdi. Ama fethedilemez olduğundan güç kullanarak yapamazdı bu işi. Yandaşlarına gizlenmelerini emrettikten sonra, tek başına gitti ve kumandanla görüşmek istediğini bildirdi. Köprüyü indirdiler ve Hasan geçer geçmez de tekrar kaldırdılar. Hasan şunları söyledi kumandana: "Yanımda bir öküz postu getirdim." Postu serdi. "Bana sınırları bu postla belirlenebilecek büyüklükte bir arazi satarsan 5000 altın vereceğim sana."

Kumandan kulaklarına inanamadı. Altınları görmek istedi. Hasan altınları gösterdi. Kumandan altınları saydırdı: 5000! Akıldan yoksun biriyle iş yapacağına inanarak öneriyi kabul etti: "Bana bu altınları ver, ben de sana derhal istediğin yeri vereyim." Köprü tekrar indirildi. Hasan kale duvarlarının dibine doğru yöneldi, parmağını yere doğru uzattı. Ama öküz postunu, işaret ettiği yere sermedi, buraya bir kazık dikti, uzun bir bıçak çıkardı, postu ince parçalar halinde doğradı, bu parçaları uç uca bağladı, deriden bir ip oluşturdu, ipin bir ucunu kazığa bağladı. Öteki ucunu tutarak duvar boyunca ilerlemeye başladı. Kısa sürede kalenin çevresini dolaştı. Kaleyi deri iple çevirmiş oldu böylece. Kale onundu! Zaten arkadaşları da durumdan yararlanarak kaleden içeri girmişlerdi. Eski kumandan 5000 altını alarak kaleyi terk etti.

Hasan kaleye yerleşir yerleşmez büyük değişiklikler yaptı. Karanlık duvarların arka tarafında, kalenin uzak bir köşesinde, gözden uzak bir yerde gerçek bir cennet kurdu! Büyüleyici bahçeler, billur gibi dereler, korular, çiçeklikler. Gözü gibi koruduğu gerçek bir zevk ü safa bahçesi. Birkaç yakını dışında kimse haberli değildi bu yerden. Hasan için çok özel işlevi olan özel bir yerdi burası.

Hasan büyük bir titizlikle 20-30 kişiden oluşan bir grup oluşturdu. Bu grupta yer alan gençler bütün Doğuda enerji ve silahşörlükleriyle ün salmıştı. Bu gençler Alamut'a götürüldü ve orada aylar boyunca ağır eğitimlerden geçirilerek her türlü dövüşe hazır savaşçılar durumuna getirildiler. Eğitimlerinin son gününde Hasan büyük bir ziyafet verdi onlara. Yemeğin sonunda bol bol uyuşturucu verildi kendilerine. Çok büyük ölçüde uyuşturucu içeren bir ottu verdiği. Savaşçılar derin bir uykuya dalınca zevk ü safa bahçesine götürüldüler. Ertesi gün uyandıklarında gözlerine inanamadılar: Cennetteydiler! Her birinin başucunda, kendilerini okşayarak uyandıran çok güzel bir kız olan bir cennetti burası. En çılgın düşlerinde bile beklemedikleri bir eğlence günü başladı onlar için. Akşam, bahçede gene büyük bir ziyafetten sonra, tuhaf etkileri olan o ottan verildi kendilerine. Sonra da odalarına taşındılar hepsi.

Uyandıklarında müthiş bir coşku içindeydiler, hiçbir şey durduramıyordu onları; güzel ve tatlı kızlara, sevgilerine, muhteşem meyve bahçelerine, binbir renkli kuşlara, yemeklere, meyvelere, şaraplara doyamıyorlardı. Bir düştü bu. Ama son derece yoğun, son derece gerçek bir düş. Hasan rahatlatıyordu onları. Bütün otoritesiyle, gördüklerinin hayal olmadığına, cennetin ta kendisi olduğuna inandırıyordu. Ve kendinden son derece emin bir tavır içinde bu cennete yeniden döneceklerini garanti ediyordu. Ama, başarılı olmak için haftalar boyunca hazırlık yaptıkları o verilen görevler uğruna öldükleri takdirde dönebileceklerdi bu cennete. Ve bu görevler için hemen ertesi gün hareket etmeleri gerekiyordu.

Hangi görevler?

Hasan çok değişmişti; yasaklı biriyken, bir mezhebin, İsmailiye mezhebinin çok güçlü lideri oldu. Vezirler, halifeler ve sultanlar inançları dolayısıyla İsmailiyelilerin peşine düşmüşlerdi. Hasan da amansız bir savaş açtı bunlara, bu dünyanın önde gelenlerini yok etmeye karar verdi. Silahı, gösterdiği hedeflere doğru gönderdiği bu genç fedailerdi. Bunlar her türlü tehlikeyi göze alıyorlardı, ölümden korkmuyorlardı. Ölmek istiyorlardı; ölüm, Hasan'ın kendilerine vaat ettiği cennete giriş belgesiydi. Hedeflerini hiç şaşırmadılar.

Görevlerini yerine getirmeden önce bu bitkinin, haşhaşın içerdiği uyuşturucudan bol miktarda tükettikleri için ya da bu cennet delileri Hasan tarafından gönderildiğinden "Haşhaşiler" adıyla anıldılar.

Bir sabah, vezir Nizamülmülk krallık ordugahının ortasında, çadırında bıçaklanmış halde bulundu. Eski gençlik arkadaşı Hasan Sabbah'ın gönderdiği haşhaşi de hemen oracıkta öldürüldü. Cellat kafasını keserken, bir an önce vaat edilen cennete kavuşacağı umuduyla gülümsüyordu haşhaşi.

Hasan, ilk kez girdiği günden beri terk etmediği Alamut kalesindeki yatağında öldü. "Şeyh-ül Cebel"den, yıllarca korku ve endişeyle söz edildi.

Hasan'ın hayran olduğu tek insan Hayyam'dı. Dostuydu, ölümden kurtarmıştı onu ve büyük bir bilgindi. Defalarca Alamut'a gelip yerleşmesini istemişti ondan. Arkadaşının, istediği bütün yapıtları bulabileceği muazzam bir kütüphane oluşturmuştu. Hayyam reddetti. Tıpkı ısrarla saraya yerleşmesini isteyen sultanı reddettiği gibi. Buna karşılık yeni takvimin hazırlanması etkinliğine katılmayı kabul etti. Hayyam Arap dünyasının en büyük astronomlarından biri olmuştu. Bunu kendi niteliklerine olduğu kadar, Nizamülmülk'ün İsfahan'da kendisi için kurduğu gözlemevine de borçluydu. Arap dünyasında uzun yıllar "Hayyam'ın takvimi"nden söz edildi.

Hayyam aynı zamanda müneccimlik yapıyordu. Doğum ve ölüm tarihinin tam olarak bilinmesinin nedeni de budur; o dönemde çok az rastlanan bir şeydir bu. Hayyam bir gün öğrencilerinden birine mezarının kuzeyden gelen rüzgarlara açık ve ağaçların çiçeklerini yılda iki kez döktükleri bir yerde olacağını söyledi.

Aradan oldukça uzun bir süre geçtikten sonra, öğrencisi Nişabur'a gidip şairin ölümünü öğrendiğinde, nereye gömüldüğünü sordu. Onu, Hayyam'ın gömülü olduğu yere götürdüler. Mezar, sürekli rüzgar alan bir bahçede, şeftali ve armut ağaçlarının dallarını sarkıttığı alçak bir duvarın dibindeydi. Mezar taşının üstünde soluk çiçek motifleri olan iki halı vardı.

Bir Öyküydüm Sadece




edremit'in tahtakuşlar köyünde sağdıcım
zeytin ağaçlarından denize doğru rüzgarlanan
dargın bakışlarınızı uykularıma çizerek
zamanı böldüğüm dağ yollarında
gerçeği kendi yüreğinde kanayan
çaresiz bir yolcuydum, oraya doğru
bir öyküydüm
gözlerinizde yazıla yazıla

bakın bakalım
bir akşam sesi gibi ürkek
nice anahtarın kilitleyemediği gözlerime
susun bakalım
sordukça yüreklendirmek için sizi
alın bakalım çocukluğu, gençliği, kanı
kırk yılın sömüre sömüre bitiremediği

bir vuruşta dağları devirip yol açan
edremit'in tahtakuşlar köyünde sağdıcım
bir öyküydüm sadece
bir kahve sohbetinde söyleye söyleye
kendi dudaklarında kanayan

3 12 2011

Uzun Sözün Kısası

Alexandre Dumas: Ağaç hiçbir zaman çiçeğini bırakıp gitmez; ağacı bırakıp giden her zaman çiçektir.

Arthur Schopenhauer: Kitlenin kafası, hakiki mutluluğun yer bulamayacağı denli sefil bir sahnedir.

Çehov: Dünya büyüktür ama, gene de çaldığı şeyi saklayacak yer bulamaz insan.

Dostoyevski: İnsanın yaptığı yanlışlardan en büyüğü, başkaları karşısında gülünç olmaktan korkmasıdır.

Henrik Ibsen: Yaşam sanatı, bir çeşit sürüngenin kulağa kaçmasını önlemekten başka bir şey değildir.

John Steinbeck: Bu dünyada emin olduğum bir şey varsa, o da kimsenin başkasının yaşamına karışmaya hakkı olmadığıdır.

Jose Ortega y Gasset: Yaşadığımız çağın özelliği sıradan ruhun, kendi sıradanlığını bile bile, sıradanlık hakkını ileri sürmesi ve onu her yerde dayatmasıdır.

Milena Jesenska: En nihayetinde bir insanın ötekinden beklediği sadece kendisini onaylamasıdır.

Orhan Pamuk: Biraz ilgi gören ve bundan başı dönen her hırslı vaiz, dinin elden gittiğini söylemeye başlar. En sağlam ekmek kapısı budur.

Paul Klee: Umarım amacıma çok çabuk ulaşmam; çünkü amaca ulaşmak kadar eleştirel bir şey yoktur.

Platon: Devletlerin yönetimi namussuzların ve utanmazların eline bırakılırsa, bunlar iyilerin başına bela ve yıkım getirir.

How I Met Your Mother

İlişkiler adeta bir otoban gibidir. Otobanlarda çıkışlar vardır, ilişkilerde de. İlk çıkış, 6 saat içindedir: Tanışırsınız, konuşursunuz, sevişirsiniz, o duştayken çıkıştan saparsınız. Bir sonraki çıkışlar; 4 gün, 3 hafta, 7 ay.. Daha sonra 1,5 yıl, 18 yıl ve son çıkış ölümdür. Eğer hayatın boyunca aynı kadınla berabersen "Hala gelmedik mi?" kıvamında dolaşırsın.

Bir kadının göğüslerini hafızandan çıkartamadıkça o kadını unutamazsın. Bu bilimsel bir gerçek. Ortalama bir erkek beyni, sadece sınırlı sayıda göğüs görüntüsünü ya da sutyeni depolayabilir.

Beysbol, striptizciler ve silahların yardımı olabilir ama, gönül yarasını iyileştiren tek şey gerçekte zamandır.

Güzel bir kadına kendine güveni olmayan sevimsiz biri gibi hissettir ve senin oyuncağın olsun.

Bir şeyi çok istemek başarının düşmanıdır.

Kız arkadaş, tıpkı grip olmak gibidir. Yatakta geçen birkaç haftadan sonra vücuttan atılır.

Bazen ilişkileriniz uzun süre pürüzsüz gider ve bu, her zaman öyle gideceğini zannetmenize yol açar. Hiçbir zaman öyle gitmez.

Gürültülü, kalabalık bir bara gittiğinizde çiftlerle bekarlar arasındaki farkı her zaman anlayabilirsiniz. İşaretlere bakmanız yeterli. Bekarlar manevra kabiliyeti için ayakta dururlar. Çiftler ise, evden çıkmanın ani hareketiyle öyle yorulurlar ki oturacak yer bulmayı kafalarına takarlar.

Dexter

Herkes şansını kendisi yaratır.

Rol yapmak. Büyümenin en önemli parçalarından birisi. Beceremediğim roller hep iyi rollerdi: Kahramanlar, parıltılı zırhlar içindeki şövalyeler. Bir türlü olmadı.

İnsanlar mantıklı olduğu için evlenmezler.

Nasıl bir şey olduğunu bile bilmeden birisine gerçek aşkı nasıl gösterirsiniz?

Acı bazılarını daha derinden etkiler.

Acaba bir rolü yeterince uzun süre oynayıp kendini adarsan gerçeğe dönüşür mü?

Çoğu oyuncu hiç tanınmaz bile. Spot ışıklarının altına geçmez. Ama sanatınızı geliştirip özenle çalışırsanız kendinizi hayatınızın rolünde oynarken bulabilirsiniz.

Bu kaldırımlardan kaç kez geçtim? Güneş yüzüme, serin okyanus esintisi vücuduma çarparken. Rahatlamak için havuza girip, o iki kelimenin hikmetini takdir ettim: Çocuklar Giremez.

"Hayır" ilişkilerde işe yaramaz. "Bunun hakkında biraz konuşabilir miyiz?" biraz daha yapıcıdır.

İnsanlarda yalnızca iki şey görürüz. Görmek istediklerimiz ve onların bize göstermek istedikleri.

İki insan birbirine ne kadar yakın olursa olsun, aralarında sonsuz bir mesafe vardır.

Asla insanların seni yolda bırakma olasılıklarını eksik hesaplama.

Her şeyin her şeyle bağlantısı olduğu söylenir. Kelebek etkisi. Ufak bir göle bir çakıl taşı atarsınız ve dalgalar dışarıya doğru yayılıp her şeye dokunarak onları etkilerler. Ta ki sonunda bir balığın kollarının ve bacaklarının çıkıp sudan çıktığı güne kadar. Ve bir kaya alıp diğer iki balığın kafasını ezer: İşte ilk seri katilimiz.

Bir kelebeğin Brezilya'daki bir kanat çırpışı Florida'da bir fırtınaya neden olabilir.

Felemenk bir çiftçinin mahsulü ziyan olur. Birikmiş hiç parası olmadığından, bir gemide çalışmaya başlar. Beklenmedik çok güçlü bir rüzgar onu Endonezya'ya götürür. Toprağa bir tohum düşürür. Ve 400 yıl sonra sonuç: Koyu kahve. Her şey birbirine bağlıdır.

Masum biri öldüğünde bundan birçok insan etkilenir.

Bazı kapılar kapalı kalmalı. Eğer bir kapıyı açarsan, aynı kapıdan ikinci kez geçersin.

Arkadaşlar her zaman birbirlerine karşı dürüsttürler. Farklılıklarının ötesini görebilirler. Bir anlaşmazlık olduğu vakit, arkadaşlar affetmek için vardır. Gerçek bir arkadaş savaş baltalarını ne zaman gömeceğini bilir; çünkü arkadaşlık güven üzerine kurulu kutsal bir bağdır.

Evlenmek kolaydır. Tek yapman gereken düğünde orada olmak.

Yaşamda öyle kilometre taşları vardır ki nihai oyunumuzdan bile çok ses getirirler: Ölümden. Bir zamanlar yürüyen, konuşan, öldüren ve tehdit eden şey artık boş bir kabuktan ibaret. Ki bu durum çoğu zaman kendimi nasıl hissetiğimden pek de farklı değil.

Bir insanın arkadaşlarına bakarak bu insan hakkında çok iyi bir hükme varabilirsiniz.

Özel hayatına sıkı sıkıya tutun. Bize neyin önemli olduğunu hatırlatır.

Yüreğin Yaban Argosu




bir çocuktun sen bir çocuktun sen, bir bardak duruyordu eşikte dolu bir bardak duruyordu eşikte o zamanlar sen daha neydin ki, annen alucra'nın gizli su kürelerinden geçirdi seni; at arabalarıyla ve büyük bir kalabalıkla gidilen başdöndürücü mavi su kürelerinden. neden sonra aldın o bardağı; o yüz yıl beklemiş sütü; çırpınarak bir tülbentten süzülmeye uğraşan o koyu, o beyaz, o rahatsız sübyeyi içtin elinden; onun süreğen elinden. annen miydi? kesik saçı ve açık ensesi miydi teyzenin? içtin elinden. kar mı yağacaktı artık? birdenbire açıldı yüzün birdenbire keskin karanfil kokusu kanırtılmış merakın birdenbire doruklarda dev bir atın nal izleri birdenbire tırkazından kurtulmuş kan sıcaklığı birdenbire farkına varılması bu gece de dün geceki gibi sallanan bir fenerin birdenbire donması yasaların donan bir ışık gibi birdenbire esnek bir saniyede toplanmış bütün bir çağın ağırlığı birdenbire tümden gelmeye başlayan bir gramofon çiçeği günlerce tümevarıp varıp da birdenbire karnından boşalmaya başlayan su, iskeleye yanaşmak üzere olan vapurun birdenbire gözden siliniveren iki ceylanıbahri birdenbire iki kafes kıç güvertede birdenbire iki kuş biri senin kız kardeşinin sandığındaki kokunun renginde biri bir ilkokul öğretmeninin bir köşeye atılmış geceliğinden birbirine yapışık iki kuş çılgın bir sevinçle birdenbire bir çığlık yakından, en yakından: gör bizi dünya, görsene bizi! bir çocuktun sen parıltılar yaratacaktın düzensizliğinden bunun için belki de masmavi bir örtü gibi bırakarak gölgeni geçtin resim çeken söğütlerin içinden bir yalvaç ılıklığı içindeki ıhlamurları geçirdin bakışlarının eziklerinden ve aktı durdu o ilk o baş döndürücü o cahil su şiirdi bir çeşit: yüreğin yaban argosu bir çeşit dostluktu duyardı çakılın içinde damla damla gelişen bir udu 

2 12 2011

Denemeler

Montaigne

İnsanın doğuşunu görmekten herkes kaçar; ama ölümünü görmeye koşa koşa gideriz. İnsanı öldürmek için gün ışığında, geniş meydanlar ararız; ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz.

Hiçbir kazanç başkasına zarar vermeden sağlanamaz.

Bir aileyi idare etmek bir devleti idare etmekten hiç de daha kolay değildir.

Nazlı bir hava, birini kırma korkusu, dostluğa rahat nefes aldırmaz.

Her insanda, insanlığın bütün halleri vardır.

İnsanın kendini anlatmasından daha zor ve daha yararlı hiçbir şey yoktur.

Yaşamımızı ölüm kaygısıyla, ölümümüzü de yaşama kaygısıyla bulandırıyoruz.

İmparatorlarla kunduracıların ruhları aynı kalıptan çıkmadır. Kral da, dilenci de aynı iştahla acıkırlar.

Delilik, özgür bir kafanın yiğitçe çıkışları, yüce ve görülmedik bir erdemin ortaya attıklarıyla çok yakın kapı komşusudur.

İnsanın en kötü hali kendini bilmez ve yönetmez olduğu zamandır.

Perhizle, reçetelerle, disiplinle yaşamaktan daha ahmakça, daha hımbılca bir yaşama yolu olamaz.

Derler ki, uzun süren hayat, hayatların en iyisi değildir; uzun sürmeyen ölümse ölümlerin en iyisidir.

Kralların şaştığım tarafı, hayranlarının bu kadar bol olmasıdır. Her şeyimizi emirlerine verelim; ama düşüncemiz bize kalsın. Önlerinde bükülen, dizlerimiz olsun; aklımız değil.

Sabahattin Eyüboğlu: Denemeler'i okuyan şu iki dersi almamazlık edemez: Doğanın istediği gibi düşün ve yaşa; hiçbir kitabın, hiçbir dogmanın kölesi olma.

Kralların Krallıkları

Alexandre Dumas: Kralların krallıkları dağlarla, nehirlerle, törelerin değişmesiyle, dillerin dönüşümüyle sınırlıdır. Benim krallığım dünya kadar büyüktür; çünkü ben ne İtalyanım, ne Fransız, ne Hindu, ne Amerikalı ne de İspanyol; ben evrendeşim. Hiçbir ülke beni doğarken gördüğünü söyleyemez. Benim ölümümü hangi ülkenin göreceğini Tanrı bilir. Tüm adetleri benimserim, tüm dilleri konuşurum. Hiçbir ülkeden olmadığım, hiçbir hükümetten korunmak istemediğim, kimseyi kardeşim olarak tanımadığım için güçlüleri durduran kuruntuların ya da zayıfları felce uğratan engellerin birinin bile beni durdurmadığını ya da felce uğratmadığını anlıyor olmalısınız. Benim sadece iki hasmım var: bunlar uzaklık ve zamandır. Üçüncüsü ve en ürkütücü olanı, benim ölümlü bir insan olma durumum. Yürüdüğüm yolda ve amacıma ulaşamadan beni durdurabilecek tek şey bu. Geriye kalan her şeyi hesapladım. İnsanların yazgının şansları dedikleri şeyi, yani yıkım, değişme, olasılıklar, bunların hepsini önceden düşündüm; bunlardan biri başıma gelse bile hiçbiri beni deviremez. Ölmedikçe her zaman olduğum gibi kalacağım; bu nedenle size hiçbir zaman, krallardan bile duymadığınız şeyleri söylüyorum. 

Francis Bacon: "Koyunların kaç olduğu, kurdun umurunda değildir." (Vergilius) Arbela ovasını bir insan denizi gibi dolduran Pers ordularını gören İskender'in komutanları şaşırmış, saldırıya geceleyin geçmeyi önermişlerdi. Ama İskender: "Ben hırsızlama zafer istemem." dedi. Düşmanı kolayca yenilgiye uğrattı. Ermeni kralı Tignanes ise 400 bin kişilik ordusuyla konakladığı tepeden Romalıların 14 bin kişiyi aşmayan bir orduyla kendisine doğru ilerlediğini görünce, alay ederek: "Şu gelenler bir elçi topluluğudur desem, böyle bir iş için sayıları pek çok; savaşa geliyorlar desem, pek az." demişti. Ama güneş batmaya kalmadan o gelenlerin, kendi adamlarına korkunç bir kanlı ders vererek kaçırmaya yettiğini gördü.

Jean-Jacques Rousseau: İki komşu ulustan biri öbürüne bağlı olmadan yaşayamazsa, birinci için çok ağır, ikinci için de çok tehlikeli bir durum yaratır bu. Böyle bir durumda, her aklı başında ulus, öbürünü bu bağlılıktan bir an önce kurtarmaya çalışır. Meksika İmparatorluğu'nun toprakları içinde sıkışıp kalmış olan Thlascala Cumhuriyeti, Meksikalılardan tuz satın almaktansa, hiç tuz kullanmamaya karar vermiş; hatta bedava bile almamıştı. Çünkü o bilge Thlascalalılar, bu cömertliğin altındaki tuzağı gördüler. Özgür yaşadılar ve bu büyük imparatorluğun içinde kapalı kalan bu küçük devlet, sonunda Meksika'nın başını yedi.

Alain Touraine: "En çok nefret ettiğiniz toplumsal kategori hangisi?" diye soran bir araştırmacıya bir gün, sabit bir işi olmayan ve bir eğitim stajından ötekine geçip duran bir genç adam şu yanıtı vermiş: "En başta polis." O kadar mantıklı bir yanıt ki, herhangi bir açıklama gerektirmiyor. "Peki sonra?" diye sormuş araştırmacı. "Öğretmenler ve toplumsal yardım örgütleri için çalışanlar" demiş genç adam. "Neden onlar?" diye üstüne gitmiş araştırmacı, şaşkınlıkla. "Sizi kullanmak yerine, size yardım etmeye çalışmıyorlar mı?" Genç adam şöyle yanıt vermiş: "Çünkü bize yalan söylüyorlar, bizi kandırıyorlar. Paramparça olmuş bir toplumla bütünleşmeye çağırıyorlar bizi."

Bu yanıt genç adamın ait olduğu kesimin durumunu çok iyi anlatır. Birçokları için dünya bütün anlamını yitirmiştir ve anlamsızlık salt nefret -kendine ve çevreye duyulan nefret hissi- içeren davranışlardan ya da şiddet imgeleriyle dolup taşan bir tüketim kültürünün bağrında amaçsız bir çırpınıştan başka bir şeye yol açmaz.

Açlık Çoğunluktadır




gülü çiğdemi filan bırak
sardunyayı karidesi filan bırak
acıyı ve ölümleri bırak
oy pusulalarını ve seçimleri bırak
evet
seçimleri özellikle bırak
çünkü açlık çoğunluktadır

her kişinin ukala ömrü
yeter sanılır çiçeklenmeye
ve dünyanın karanlığından
bir aşk bahanesiyle kurtulmaya
kaçıp giden baharların anısı
elden ele devredilen bir gençlik duygusu
laleler sümbüller bütün öbür boklar püsürler
hakkım var mıdır bunları söylemeye
-vardır
güneş doğarken ve batarken
yazdan kışa girerken ve kıştan çıkarken
ve dağda ve kırda
hakkım vardır -
çünkü en azından dünyadan
dölsüz katırlar geçer
yüklü vagonlar geçer
demir yüklü şilepler geçer
yedenleri işletenleri ve tayfalarıyla
ve onların karıları ve çocuklarıyla
ve bilinmez sanılır geleceği
bir demiryolu makasçısının
oysa kesinlikle yazılmıştır
her sevgi kitabında
asıl olan açlıktır
çoğunluktadır

sevişmek o yüzden gereklidir
evet açlık, yok olsun bütün incelikler
mendiliniz var mı, kabak ograten
böf strogonof mantar fileminyon
güneş görmemiş midye
midye görmemiş güneş
ve soygun halindeki otel malzemeleri
ve altın arayıcılar
ve istedikleri yerlerde
yüksek graviteli petrol bulanlar
hem thames kıyısında
hem mekong deltasında
bir kalça fotoğrafına bunlarla birlikte bakanlar
çoğunlukta değildir
açlık çoğunluktadır

artık her şeyi yaşadık
ve birlikte düşündük
ve düşündük ki her şey cehennem
bir bakışta
ve cehennem
başarılmamış bir savaştır
dünyanın ortasında kullanılmamış bir su
cehennem, insanın kendi ciğeri
at sırtında taşınan ölü
kundağa girmeyen bebe
karanlıklarda açan çiçeklerin
bir insanın ölümüne dönüşü
bir insan ölümü olmaya
çünkü açlık çoğunluktadır

-işte o zaman diyorum ki-
gelişin şen olsun senin
her şey esirgesin seni
çünkü açlık çoğunluktadır
ve ezecektir gücüyle dünyayı
-ikimize bir aşk elbette yetmez
türlü şeylerin savunulduğu-
diriliğe eşitliğe tokluğa
artık ayıp olan tokluğa
çünkü açlık çoğunluktadır
açlık

1 12 2011

Sürgünlüğün Bin Yüzü


Juan Goytisolo: Atatürk yurdunuzu kurtardı, bağımsızlığa kavuştunuz. Ama modernleşme girişimini başlatırken geçmişi köktenci bir biçimde yadsımaya kalkıştı. Bu girişim bana İtalyanca bir deyimi anımsatıyor: "Çocuğu da banyonun kirli suyuyla birlikte atmak." Osmanlı kültür mirası biraz da böyle atıldı gibime geliyor.

Edward Said: Sürgün hakkında düşünmek tuhaf bir biçimde davetkar; hatta kışkırtıcı bir şeydir de, sürgünü yaşamak korkunçtur. Sürgün bir insan ile doğup büyüdüğü yer arasında, benlik ile benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış olan onulmaz gediktir.

Lamennais: Dostlar, eşler, babalar, kardeşler yalnızca sıladadır. Sürgün her yerde yalnızdır.

Rainer Maria Rilke: İçinden, seni ürperten bir şeyler yükselen genç adam, kimselerce bilinmeyişinden faydalan! Seni hiçe sayanlar, sana karşı çıkarlarsa, tanıdığın, görüştüğün kimseler senden büsbütün el çekerlerse, düşüncelerinden dolayı seni yok etmek isterlerse, seni kendi benliğine toplayan bu gözle görülür tehlike, seni dağıtarak zararsız hale sokan sonraki şöhretin sinsi düşmanlığı karşısında hiç kalır.

Theodor Adorno: Yanlış bir hayat doğru yaşanmaz.

Walter Benjamin: Kim bugün doğru dürüst hikayeler anlatabilen birilerine rastlıyor? Bugün ölmekte olanların ağzından, kuşaktan kuşağa bir yüzük gibi dolaşan sapasağlam sözlerin çıktığı var mı? Bir atasözü bugün kimin yardımına koşuyor?

Juan Goytisolo: Sürgündeki yazar için dil, gerçek vatan yerini tutar.

Ali Akay: Sürgün insan ilkede yalnızdır. Yol üzerinde kendini kurarken rastladığı kimlikler hep maskelerdir. Bütün görüntü gözükmekte olan varlıktadır. Arkasında ise bir kimliksizlik durumu yatar.

Ernesto Sabato: Eğer bir insanın düş kurmasını engellerseniz, deli olur. Edebiyat her zaman için bir karşı çıkma belirtisidir. Edebiyat öncelikle bir eylemdir. İnsanı engellemelerden ve delilikten kurtaran bir başkaldırıdır. En ağır durumlarda, sanatçılar yasadışı ilan edilmişlerdir; ama edebiyat en güçlü olarak kalır.

Witold Gombrowicz: Sürgün bir mezarlıktır.

Edward Said: Entelektüel; sismik şoklar yaratır, insanları sarsar; ama ne geçmişine ne de arkadaşlarına bakılarak açıklanabilir. Sürgün entelektüel zorunlu olarak ironik, kuşkucu ve hatta oyunculdur; ama kinik değildir.

Theodor Adorno: Sözcüğün bilinen anlamıyla bir yere yerleşmek artık imkansızdır. İçinde büyüdüğümüz geleneksel meskenler tahammül edilemez bir hale gelmişlerdir. Bunlardaki her bir konforun bedeli bilgiye ihanet etmek, her barınak izinin bedeli aile çıkarlarıyla küf kokulu anlaşmalara girmektir.

Hugo Grotius: Ülkem bensiz de olacaksa, ben de onsuz olabilirim. Dünya o kadar küçük değil.

George Orwell: Hangi ülkeden olursa olsun, İngiltere'ye ayak basan insanlar, burada soludukları havanın farklı olduğunu hissedeceklerdir. Evet, İngiliz uygarlığında kavranılabilen ayırt edici bir şey var. Bu özellik ünlü doyurucu kahvaltılara, az ışıklı pazar günlerine, kurumlu kentlere, dönemeçli yollara ve kırmızı posta kutusu direklerine bağlı. Özel bir tadı var bunların.

Edward Said: Sürgün soylu entelektüel cüret ve küstahlığa açıktır; alışılmışın mantığını değil, değişimi ve hareket halinde olmayı temsil eder, olduğu yerde saymayı değil.

Gündüz Vassaf: Sanatçı ancak kaçtıktan sonra sığındığı yerde yaratır.

Tahar Ben Jelloun: Yazmak, ayrılmaktır. Ananın bedenini terk etmektir, doğduğun yerlerden -bir zaman- uzaklaşmaktır. Yazmak, adında yaşamaktır.

Edward Said: Yerleşmenin, evet demenin, uyum sağlamanın sunduğu ödüller tarafından ayartılan; hatta dört bir yandan kuşatılan entelektüel için bir modeldir sürgün. Kişinin gerçek bir göçmen ya da sürgün olmasa bile, öyleymiş gibi düşünmesi, her türlü engele rağmen hayat kurup sorgulaması ve merkezi otoritelerden uzaklaşıp daima uçlara çekilmesi mümkündür hala. Bu uçlarda alışılmış ve rahat olanın ötesine hiçbir zaman geçmemiş kafaların göremediği şeyler görür insan.

Bahar Lemee: Yolculuk, insanlar arasında milliyet ve din kavramlarını ortadan kaldıran en son birleşme aracıdır.

Theodor Adorno: Artık bir anavatanı olmayan biri için yazı, yaşanacak bir yer halini alır.

Megaralı Theogonis: Kimse sürgünün dostu değildir; budur sürgün olmaktan daha zor olan.

Rafael Alberti: Dönüşün olanaksız olduğu duygusuna ulaştığınız zaman, gerçekten sürgünde olduğunuzu duyarsınız.

Demir Özlü: Edebiyatçılar genel kültürlü insanlardır. Türkiye'nin en parlak insanları edebiyat alanındadır. Türkiye'deki kurumları en gelişmişlik açısından ele alırsak, en gelişmiş kurum edebiyattır. Her kuşaktan.. Bugün Salah Birsel, Oktay Akbal, Adnan Özyalçıner, Ahmet Cemal.. Daha birçok ad. Aklımıza kim gelirse, en gelişmiş insanlardır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...