17 01 2012

Kemal Tahir'e Mapushaneden Mektuplar

Nazım Hikmet

Zafer, bütün felaketleri unutturacak kadar kuvvetli bir nesnedir.

Hep aklımda fikrimde sana "edepsiz komünist" diyen sertabip bey. Bir komünist kadar yurtsever, halksever, namuslu olmak kolay iş değildir ve bizler yurdumuzu, milletimizi, insanlarımızı sevmeyi, namuslu olmayı çok ağır ve acı emekler sarfıyla, çok defa hayatımız, hürriyetimiz pahasına elde ettiğimiz, öğrendiğimiz için, birçokları, yurtlarını ve milletlerini sevmeyen birçok baylar bu sevgiden mahrum olduklarından, bizi "edepsiz" görürler. Onların gözünde "edepsiz" olmayı, elbette ki onlar gibi yurt ve millet düşmanı olmaya tercih ederim.

Dostluk; kafa, yürek ve iş dostluğu, her sahada aynı işi yapmanın dostluğu insanlar arasındaki sevgilerin en harikasıdır.

varılacak yere
kan içinde varılacaktır
ve zafer
artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar
tırnakla sökülüp koparılacaktır


Doğru laf orijinal laftan daha değerlidir.

Hikayeyi bilirsin: İsa'nın önüne zina etmiş bir kadını getirmişler. Recmetmek gerekiyor. İsa: "Kimin günahı yoksa ilk taşı o atsın" demiş.

ne güzel şey hatırlamak seni
ölüm ve zafer haberleri içinden
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken


ne güzel şey hatırlamak seni
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi istanbul toprağının
içimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti


En kötü şey, en kötü haberi bile bilmemektir.

Yeryüzünde, reel oldukça, iç bulandıracak hiçbir konu yoktur.

en güzel deniz
henüz gidilmemiş olanıdır
en güzel çocuk
henüz büyümedi
en güzel günlerimiz
henüz yaşamadıklarımız
ve sana söylemek istediğim en güzel söz
henüz söylememiş olduğum sözdür


Yücel mecmuasında Halide Edip'le bir mülakat yapmışlar. Orda "Bugünkü gençler hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye bir sual var. Halide Edip burda diyor ki: "İçlerinde 'Taranta-Babu' ve sırf ideoloji propanagdası olan parçalar çıkarılırsa 'Benerci Kendini Niçin Öldürdü?' derecesindeki eserleriyle gençler arasında hatta bu devirde dahi sıfatını alabilecekler vardır." Beni gençler arasında sayması tuhafıma gitti. Hem içerledim hem sevindim. Sonra ve belki hepsinden önce "ideoloji" meselesine güldüm. Hey sersem bayan, dedim, ben bir dahi değilim; fakat iyi bir sanatkarım ve bunu her şeyden önce ideolojime borçluyum. Eğer sizin sanatkarlarınız yoksa ideolojinizin bugün artık iyi sanatkara muhteva olamayacak kadar tefessüh etmiş olmasından gelir.

yaşamak ümitli bir iştir sevgilim
yaşamak
seni sevmek gibi ciddi bir iştir


Namuslu insanların öfkesi yeryüzünün en güzel, en haklı, en müthiş kuvvetlerinden biridir.

Bu dünyada ihtiyarlamamak, kör olmamak, yaşamak için güzel bir şeye bağlanmak ve onunla faal münasebette bulunmak biricik çaredir. Sevmek; ihtiyarlığı, hastalığı ve ölümü yeniyor.

seni düşünmek güzel şey
ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey
fakat artık ümit yetmiyor bana
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyorum


Hikaye merakla okunmazsa hikaye değildir.

Daktilo ile yazmak ne güzel şey; yeryüzünde mülkiyetini affedeceğim yegane istihsal aleti daktilo makinesidir.

ölümü, ömrün kısalığını tatlı bir kederle düşünerek
şarap içmek lale bahçesinde, ayın altında
bu tatlı keder doğduk doğalı nasip olmadı bize
bir kenar mahallede, simsiyah bir evde, zemin katında


Diyalektik denen nesne bir acayip şeydir ve hakikat bazen en umulmadık şartlarla tecelli eder.

Diploma ve Unvanlar

Thomas Bernhard

İnsanlık, öyle görünüyor ki, aptalca diplomaları beklediği sürece çaba gösteriyor sadece, sonra da toplum içinde bunlarla övünüyor, elinde bu budala diplomalardan yeterince varsa kendini salıveriyor. Çoğunlukla bu diplomaları ve unvanları elde etmek için yaşıyor, başka nedenle değil; bu diploma ve unvanlardan yeterli sayıda elde ettiğine ikna olduktan sonra bunların oluşturduğu yumuşak yatağına giriyor. Öyle görünüyor ki başkaca bir yaşam amacı yok. Öyle görünüyor ki kendine özgü, bağımsız bir yaşama ilgi duymuyor, bağımsız bir varoluşa; ilgisi yalnızca diplomalara ve unvanlara; insanlık yüzyıllardan bu yana bunların içinde boğulma tehlikesiyle karşı karşıya. Bağımsız olmak ve kendi başına ayakta kalmak için zorlamıyor asla, kendi doğal gelişimini sağlamak için zorlamıyor; yalnızca diplomalara ve unvanlara koşuyor ve bu diplomalar ve unvanlar ellerine koşulsuz olarak verilecek olsa ölümü bile göze alırlar; işte çıplak ve bunaltıcı gerçek bu.

Yaşamın kendisini böylesine küçük gördükleri için yalnızca diplomalar ve unvanlar var kafalarında, başkaca bir şey yok. Onları evlerinin duvarlarına asıyorlar; usta kasapların ve felsefecilerin, aşçı yamaklarının ve avukatların ve hakimlerin evlerinde diplomalar ve unvanlar asılı ve bunlara doyumsuz gözlerini dikip yaşamları boyunca bakıyorlar. Kendileri için, ben temelinde şu ya da bu insanım demiyorlar, ben şu ya da bu unvanım, şu ya da bu diplomayım diyorlar. Ve onlar şu ya da bu insanla görüşmüyor, şu ya da bu diplomayla ve şu ya da bu unvanla görüşüyorlar. Ve biz de hiç çekinmeden, insanlık içinde insanların birbirleriyle ilişkide olmayıp diploma ve unvanların birbirleriyle ilişkide olduğunu söyleyebiliriz.

İnsanlık içinde insanlar, kabaca söylersek önemsizler; önemli olan yalnızca diplomaları ve unvanları. Yüzyıllardan beri insanlar gözükmüyor; yalnızca unvanları ve diplomaları gözüküyor. Bay Huber'le buluşmuyorlar kafede, doktora unvanlı Huber'le buluşuyorlar; yemeğe Bay Maier'le gitmiyorlar, aynı adlı diplomalı mühendisle gidiyorlar. Görünüşe göre insan değil de diplomalı mühendis olduklarında amaçlarına ulaşıyorlar; artık yalnızca Bayan Müller değil, bayan yargıç olduklarında insan olduklarını sanıyorlar. İşyerlerinde de genç bir bayan değil karşıladıkları, mükemmel bir diploma. Bu diploma ve unvan tutkusu doğal olarak bu yüzyılın icadı değil; insanlar hep bunların peşindeydi. Kendilerini çok kısır gördükleri için yüzyıllar önce bir gün kendilerini diploma ve unvanlara teslim ettiler; kendi kendileri karşısında varlıklarını sürdürebilmek için.

Dörtlükler




az söz erin yüküdür
çok söz hayvan yüküdür
bilene bu söz yeter
sende güher var ise

sen sana ne sanırsan
hem ayruğa onu san
dört kitabın manası
budur eğer var ise

adımız miskindir bizim
düşmanımız kindir bizim
bir kimseye kin tutmayız
kamu alem birdir bize

bana namaz kılmaz diyen
ben kılarım namazımı
kılar isem kılmaz isem
ol hak bilir niyazımı

aşktan haber bilenlerin
aşk derdiyle dolanların
küfrü iman olanların
ayıplamam güldüğünü

ayıtmadan anladık
anlamadan eyledik
gerçek erin bu yolda
yokluktur sermayesi

biz sevdik aşık olduk
sevildik maşuk olduk
her dem yeni doğarız
bizden kim usanası

bu dünyada bir nesneye
yanar içim göynür özüm
yiğit iken ölenlere
gök ekini biçmiş gibi

bir sakiden içtik şarap
arştan yüce meyhanesi
ol sakinin mestleriyiz
canlar anın peymanesi

uslu değil delidir
yüce saraylar yapan
akıbet viran olur
cümlenin imareti

canlar feda yoluna
bu can kaygısı değil
sen can gereksin bana
cihan kaygısı değil

yudum yaremi sildim
yarem kimdendir bildim
bana yarin kaygısı
yarem kaygısı değil

ten fanidir can ölmez
çün gitti geri gelmez
ölür ise ten ölür
canlar ölesi değil

çeşmelerden bardağın
doldurmadan kor isen
bin yıl orda durursa
kendi dolası değil

bir kez gönül yıktın ise
bu kıldığın namaz değil
yetmiş iki millet dahi
elin yüzün yumaz değil

al gider benden benliği
doldur içime senliği
bu dünyada öldür beni
varıp anda ölmeyeyim

aşktır bu derdin dermanı
aşk yolunda verem canı
yunus emre eydür bunu
bir dem aşksız olmayayım

ben gelmedim davi için
benim işim sevi için
gönüller dost evi için
gönüller yapmaya geldim

yunus emre der hoca
gerekse var bin hacca
hepisinden iyice
bir gönüle girmektir

yalan söyler görmeyen
haberi gören bilir
gerçek erin halini
yolda can veren bilir

tutma gönülde kini
tut gönülde meskeni
dünya ahret ekini
ekip getiren bilir

sakın gülme sen ona
iyi değildir sana
adem neye gülerse
başa gelegen olur

derviş yunus sen dahi
incitme dervişleri
dervişlerin duası
kabul olagan olur

dört kitabın manisin
okudum tahsil ettim
aşka gelicek gördüm
bir uzun hece imiş

yunus emre'm hey biçare
yardan ayrıldın avare
yardan ayrılmayınca dost
yar kadrini bilmez imiş

16 01 2012

Yunus Emre

Sabahattin Eyüboğlu

Masallara göre Yunus Emre bir Orta Anadolu köylüsüymüş. Kimi masallar masal havasını aşarak onu Sakarya kıyılarında, Sivrihisar'ın Sarıköy'üne yerleştirirler. Taştan topraktan ekmeğini çıkaran, yağmur yağmayınca aç kalan bir Anadolu köylüsüdür Yunus Emre. Hiçbir devletten yardım görmek şöyle dursun, bütün devletlerin soymaya alışık olduğu bir Anadolu köylüsü. Bu köylü Yunus günün birinde tohumsuz kalır. Tohumsuz kalan Yunus Emre eşeğine dağdan alıç, yani yabani elma, yani kendiliğinden yetişen meyveyi yükler; buna karşılık biraz tohumluk buğday aramaya çıkar. Durduğu başlıca yerlerden biri de Hacı Bektaş Tekkesi'dir. Köylü Yunus, tekkeden alıçlarına karşılık buğday istiyor. Hacı Bektaş her alıca karşılık bir nefes verelim diyor. Olmaz diyor Yunus. Her çekirdek başına on nefese kadar çıkıyor Hacı Bektaş; Yunus buğday diye dayatıyor. Bunun üzerine Hacı Bektaş fakir Yunus'a götürebileceği kadar buğday verdiriyor. Sevine sevine toprağına dönerken yolda bir düşüncedir alıyor Yunus'u. Herhalde diyor ki kendi kendine: "Bu insan bir büyük insan olmasa buğday vermezdi bana. Bir çuval buğday böyle bir insandan daha mı değerli benim için?" Anlıyor ne çiğlik ettiğini, dönüyor geriye. Alın buğdayı geri, ben nefes istiyorum diyor. Ama Bektaş onu Taptuk Emre'nin tekkesine yolluyor, senin kilidi ona verdik diyor.

Taptuk kim? Onu da masallara soralım. Hacı Bektaş Anadolu'ya bir güvercin kılığına girerek gelir. Bunu haber alan ve gelmesini istemeyen eski ermişler birer kartal olup yolunu kesmek isterler. Garip güvercin Anadolu göklerini kara kartal kanatlarıyla kaplı bulur. Yarar geçer kanatları ama bir hayli de pençe yer. Kan revan içinde bir köye, bugünkü Hacı Bektaş ilçesine iner, bir duvarın üstüne konar. Fakir bir köylü kadın görür yaralı güvercini, acır haline, yiyecek içecek kor duvarın üstüne.

Evet, Hacı Bektaş'ı Anadolu'da ilk konuklayan bir kadındır. Sonradan Hacı Bektaş bütün Rum yani Roma Anadolu erenlerinden saygı ve sevgi görür; ama Emre adında bir ermiş Hacı Bektaş'ın semtine uğramaz. Hacı Bektaş ona Sarı İsmail adındaki dervişini yollayıp tekkesine gelmesini sağlar. Gelince ona erenler arasına nasıl girdiğini sorar, o da der ki: "Perde arasından bir el uzandı, beni erenler arasına götürdü. Orada Hacı Bektaş adında birini görmedim." Bunun üzerine Hacı Bektaş sorar: "Perde aralığından sana uzanan eli görsen tanır mısın?" "Tanırım" der Emre: "Ayasında bir yeşil ben vardı bu elin." O zaman Hacı Bektaş uzatır elini Emre'ye ve Emre, görür o yeşil beni bu elin içinde, görür görmez de: "Taptuk! Taptuk!" diye bağırır; adı o günden sonra Taptuk, kendisi de Hacı Bektaş'ın sözcülerinden biri olur.

Hacı Bektaş Yunus'u Taptuk'un tekkesine göndermişti ya; gidip Taptuk'a başvuruyor Yunus. İlk Bektaşi tekkeleri bir çeşit iş okulu, köy enstitüsü gibidir. Herkes bir iş görür orda. Kimi toprakta, kimi işlikte çalışır; kimi duvar örer, kimi aş pişirir. Yunus'a da odun taşıma işini vermişler. Kırk yıl sırtında odun taşımış Yunus, tekkesinin ocağına. Hem ahlaya puflaya değil, özene bezene. Her getirdiği odun dümdüzmüş. "Neden?" diye soran birine: "Bu tekkeye odunun bile eğrisi giremez" demiş Yunus.

Bir başka söylentiye göre Taptuk saz çalarmış ve Yunus ona sazı için bağlanmış. Kendinden geçiyormuş Taptuk'un sazını dinlerken. Uzun süre tekkeye hizmet etmiş; sonunda bıkmış ve kaçmış. Yolda erenlerden yedi kişiye rastlamış, yoldaş olmuş onlarla. Her akşam erenlerden biri içinden geçirdiği bir insan adına Tanrı'ya dua ediyor ve hemen bir sofra geliyormuş ortaya. Sıra Yunus'a geldiği akşam o da dua etmiş: Yarabbi, demiş, bunlar hangi kulun adına dua ettilerse ben de onun adına yalvarıyorum sana, utandırma beni. O akşam 2 sofra birden gelmiş. Erenler şaşırıp kimin adına dua ettiğini soruyorlar Yunus'a. O da siz söyleyin önce diyor. Erenler Taptuk'un dervişlerinden Yunus diye biri var, onun adına, diyorlar. Yunus bunu duyar duymaz hiçbir şey söylemeden tekkeye dönüyor ve anabacıya, şehrin karısına sığınıyor. Anabacı diyor ki Yunus'a: "Yarın sabah tekkenin eşiğine yat. Taptuk abdest almak için dışarı çıkarken ayağı sana takılır. Gözleri iyi görmediği için bana: 'Kim bu eşikte yatan?' diye sorar. Yunus derim ben de. 'Hangi Yunus?' derse çekil git, başka bir tekke ara kendine, başının çaresine bak. Ama 'Bizim Yunus mu?' derse anla ki gönlünden çıkarmamış, hala seviyor seni. O zaman kapan ayaklarına, 'Bağışla suçumu' de ona. Yunus anabacının dediğini yapmış, kapının eşiğine yatmış ertesi sabah. Taptuk: "Kim bu adam?" diye sorunca, "Yunus" diyor anabacı. "Bizim Yunus mu?" diyor Taptuk. Yunus ağlamış olmalı o zaman sevincinden.

Yunus yeniden giriyor tekkeye. Bir başka söylentiye göre Yunus, Taptuk'un kızını sevdiği için dönüyor tekkeye. Taptuk biliyor Yunus'un bunun için dönmediğini. Biliyor; ama dervişlerinin böyle bir dedikoduya kulak vermeleri karşısında ne yapsın? Kızını versin mi, vermesin mi Yunus'a? Taptuk, dervişlerini yalancı çıkarmamak için kızını veriyor Yunus'a. Veriyor ama Yunus ömrünün sonuna kadar el değdirmiyor bu güzel kıza.

Gerçek bu değil de halk böyle olmasını istiyorsa bu da ayrı ve derin bir gerçeğe bağlıdır.

Yunus'un şairliğe başlaması da şöyle oluyor: Yunus yıllar yılı tekkeye ağızsız dilsiz hizmet ettikten sonra, günlerden bir gün Taptuk'un sofrasında bir güzel sohbet oluyor. Taptuk sevinçli, coşkundur o gün. Yunus-ı Guyende adında bir şaire, bize bir şeyler söyle, diyor. O şairinse dili tutuluyor o gün; hiçbir şey bulup söyleyemiyor. Bunun üzerine Taptuk oduncu Yunus'a dönüp: "Haydi sen söyle; Hacı Bektaş'ın sözü yerine geldi, kilidin açıldı artık, söyle." Ve Yunus birden başlıyor içinde birikenleri söylemeye.

Destana göre Yunus okuma yazma bilmez. Küçükken bir ara okula gitmiş; ebcedi söktürememiş, yani o çağın okuma yazma öğretiminde tutulan yola girememiş ve:

elif okuduk ötürü
pazar eyledik götürü
yaratılmışı severiz
yaratandan ötürü

deyip okulu bırakmış. Burada da yine halkımızın halktan uzaklaşan kültüre karşı direnişini görüyoruz. Bilginlerimiz, başta Gölpınarlı olmak üzere Yunus'un ümmiliği, yani okuryazar olmadığı inancını gülünç buluyorlar. Gelgelelim, Yunus'tan kalmış bir tek yazılı söz olmaması bir yana, Anadolu'da sözlü kültür bugün bile Aşık Veysel'i yetiştirecek güçtedir; yedi yaşından beri gözleri görmeyen Aşık Veysel'inse okuryazar olduğunu kimse ileri süremez. Bektaşi tekkeleri tasavvufun en ince kavramlarını sözle ve sazla kafası işleyen; üstelik yıllar yılı, geceler gecesi aynı düşüncenin değişik söylenişlerini dinleyen bir halk çocuğuna niçin aktarmasınlar?

Okuryazar olsun olmasın, Yunus Emre halkın sözlü kültürünün adamı olmuş, kendi çağının en ileri düşünüşünü köylü kardeşlerine onların diliyle ulaştırmıştır. Bir de şu var: Yunus okuryazar da olsa çağının okuryazarlarına, mollalarına karşı savaş açmış bir insandır. Bu konuda yine masallar aydınlatıyor bizi:

Yunus'un yaşadığı yıllarda Molla Kasım diye biri varmış. Bu Molla Kasım'a Yunus'un şiirlerini yazılı olarak getirmişler. Başlamış okumaya. Her okuduğu şiiri dine şeriata aykırı bularak yakıyormuş. Binlercesini yaktıktan sonra üst tarafını da suya atmaya başlamış. Neden suya atmış derseniz, okurken bir ırmağın, belki de Sakarya'nın kıyısında oturuyormuş da ondan. Şiirleri yakmış, suya atmış, atmış, atmış; derken bir şiirde, daha doğrusu bir şiirin son iki dizesinde zınk diye durmuş ve aklı başına gelmiş; çünkü bu iki dizede şunları söylüyormuş Yunus:

yunus emre bu sözü eğri büğrü söyleme
seni sigaya çeken bir molla kasım gelir

Bunu görür görmez Yunus'a boyun eğmiş ve yakmadığı, suya atmadığı şiirleri bir hazine gibi saklamış. İşte onun için şiirlerinden binlercesini göklerde melekler, binlercesini de insanlar söylermiş.

Şeyh Galip: Söz candır eğer bilirse insan.

Yunus Taptuk'un tekkesinde varabileceği en yüksek yere kadar varmış; ama Taptuk, erenlerin bile Anadolu'da belli bir yerde kalmaları gerektiğine inanıyormuş. Sevgili Yunus'un tekkede oturup kalacağını görür görmez, kırk yıllık çalışmasıyla hak ettiği dinlenmeyi de vermemiş ona. Elindeki değneği havaya savurup: "Git, bu değneğin düştüğü yeri bul ve orada öl" demiş. Yunus yıllar yılı o değneği aramış ve bulduğu yerde de ölmüş.

Yunus bütün dindarlığına, Müslümanlığına karşın hiçbir dinin adamı değil; hatta bir din adamı bile değil; tersine bütün dinlerin ötesinde, camilerin kiliselerin dışında, hele softaların, yobazların düpedüz karşısında kitapsız, tapınmasız, törensiz, kıblesiz bir inancın adamıdır. Bu inancın tek kuralı, yasası, dogması sevgisidir; en geniş, en sınırsız, en insanca anlamıyla sevgi.

İnsanların en ortak, en değişmez, en eski ve en yeni duygusu ölüm korkusudur. İnsana, ölümden korkan hayvan dense yeridir; çünkü ölüm yalnız ölümü düşününce vardır. Dinleri, bilimleri, sanatları ölüm korkusunu yenmek için, yenerek, yenemeyerek yaratmıştır insanoğlu. Onun için büyük şairler hep ölüm gerçeğine değinir, insanlığın bu bam teline dokunurlar. Onun için Yunus Emre'nin şiiri ölümü hem insanın iliklerine kadar işletir hem de bu korkuyu dost ve insanlık sevgisinde eritir. Bunca insanın yüreğini kazanması bundan olsa gerek.

bize didar gerek dünya gerekmez
bize mana gerek dava gerekmez

Yunus Emre'nin gerek bir derviş, gerek bir şair olarak Tanrı'dan çok insana inandığını ve bu inancını yaymak için çağının kendisine verdiği bütün imkanları kullandığını ve bütün imkansızlıklara da karşı koyduğunu sanıyorum. Ama onun gibi konuşanlardan, Tanrılığa karşı insanlıktan yana giden, padişaha karşı fakir fukaradan, Anadolu köylerinde kendi yağıyla kavrulanlardan yana olanların darağaçlarında can verdiklerini, derilerinin yüzüldüğünü biliyoruz. Softalar, din bezirganları, devlet düşkünleri kimbilir nerde nasıl sesini kesmiş, izini yitirmişlerdir koca Yunus'un. Halk Ana bu değerli oğlunu bağrına gömmüş olmasaydı bugün ne adını bilirdik ne de bir tek sözünü. Nice hacılar hocalar bugün bile, ellerinden gelse, Yunus'u ne söyletir ne yazdırırlar.

Lili Brik'e Mektup

Mayakovski

Lilek,

Görüyorum ki kararın kesin. Israrımın sana acı verdiğini biliyorum. Yalnız, Lilik, bugün başıma gelen öylesine korkunç ki, şu küçük saman çöpüne, yani mektuba sarılmadan edemeyeceğim. Şimdiye dek böyle acı çekmemiştim; gerçekten iyice büyümüşüm besbelli. Önceleri beni kovduğun zaman rastlantılara güvenirdim. Şimdiyse kendimi yaşamdan bütünüyle kopmuş hissediyor, bundan böyle hiçbir şey olmayacakmış gibi bir duyguya kapılıyorum. Sensiz yaşamanın anlamı yok. Bunu sana öteden beri söylemiş, kendim de adım gibi bilmişimdir. Şimdiyse duyuyor, bütün varlığımla hissediyorum. Zevkle düşündüğüm her şey ama her şey değerini yitirdi, midemi bulandırmakta. Gözdağı vermiyor, bağışlayasın diye yalvarmıyorum. Kendime zarar verecek hiçbir şeye girişmeyeceğim. Anamla Liuda için müthiş korkuyorum çünkü. Bu da duygusal olgunluğumu gösteren başka bir kanıt. Sana söz falan veremem. Hiçbir söze inanmayacağını bilirim. Seni üzmeden buluşmamızın, barışmamızın yolu olmadığını da biliyorum. Buna rağmen, sana yazmadan, bütün bunlardan ötürü beni bağışlamanı istemeden edemiyorum. Kararını acılar içinde binbir güçlükle verdinse, son bir denemeye girişmek istersen, beni bağışlar, karşılık verirsin. Karşılık vermesen de, biricik düşüncem sensin. Seni tıpkı 7 yıl önceki gibi seviyorum. Dileğin, buyruğun neyse hemen, seve seve yerine getireceğim. Sevdiğini bilen, ayrılığa da kendisinin yol açtığının farkında olan için ne korkunç şey ayrılmak!

Kahvede bir masaya çökmüş, ağlayıp sızlıyorum. Hizmetle görevli kızlar benimle eğleniyor. Bundan sonra yaşamımın hep böyle olacağını düşünmek ürperti verici. Senden değil, kendimden söz ediyorum ve şu anda senin alabildiğine dingin olduğunu, her saniye benden uzaklaştığını, birkaç saniye sonra büsbütün unutulup gideceğimi düşünmek ne korkunç! Bu mektup sende acı ve tiksintiden başka bir şey uyandırırsa, tanrı aşkına karşılık ver, hemen yaz, şimdi eve koşup bekleyeceğim. Yoksa, ne korkunç, ne müthiş bir yıkım!

Öperim.
Bütünüyle senin olan ben.

Saat 10 şimdi; 11'e dek karşılık vermezsen, beklemenin gereksiz olduğunu anlayacağım.

Kırkını Geçmiş Çocuklara

eski günlerin yorgun çocukları
gevşetin sıkışmış yüreğinizi
neyseniz neredeyseniz nasılsanız
küçük kentsoyluysanız sözgelimi
savaş mavaş bilmiyorsanız
büyük acıları kitaplardan tanıyorsanız
yalnız paraya aşka ve emlaka
ve biraz da özgürlüğe varsa düşkünlüğünüz
ve parklardan sokaklardan nasıl geçtinizse
nasıl tuttunuzsa acemi kızların elini
uyun aklınızın haşarı namusuna
bilin bir gün bu zamanlardan kurtulacağınızı

kafanız zenginliğinizdir şimdi

14 01 2012

Uzun Sözün Kısası

Alciatus: Bilge adamın ilk zaferi, insanın ne olduğunu bilmesidir.

Alexandre Dumas: Politikada insanlar yoktur, düşünceler vardır; duygular yoktur, çıkarlar vardır; politikada bir adam öldürülmez, bir engel ortadan kaldırılır.

Alfred Döblin: Genç yaşta darağacına gitmek, yaşlılıkta yerde sigara izmariti aramaktan iyidir.

Dostoyevski: Her şeye alışabilen bir yaratıktır insan; bence onu en iyi tanımlayan özellik de budur.

Goethe: İnsanlar, suda yüzerken birbirine çarpan çömlekler gibidir.

Gogol: Bu gürültülü dünyayı ve dünyanın baştan çıkarıcı şeylerini unutun. Bırakın o da sizi unutsun. Dünyada barış yoktur.

Haruki Murakami: Paraya sahip olmak durumunuzu ağırlaştırır, harcamaksa sizi son derece üzer ve bitince de kendinizden nefret edersiniz. Ve kendinizden nefret ettiğinizde, canınız para harcamak ister. Ne var ki, para da kalmamıştır umut da.

Henrik Ibsen: Bağışlanmaya layık olan günah hangisi? İnsanın sessizce silebileceği yanlış hangisi? Bir çocuk babasının günahlarından ne derece sorumlu olabilir? Mahşer gününde hangi mahkeme, hangi yargıç bunun hükmünü verecek? Karanlık, başdöndürücü bir bilmece. Kim seni aydınlatabilir?

Oscar Wilde: Dünya bir sahnedir; ama roller kötü dağıtılmıştır.

Platon: Haksızlık etmek fırsatını bulan herkes haksızlık eder. Doğruluksa doğruya hiçbir kar sağlamaz. Eğriliğin doğruluktan daha karlı olduğuna inanmayan hiç kimse yoktur.

Şükrü Erbaş: Biz bir kentten gideriz kent boşalır, bir evden koparız ev küçüldükçe küçülür, bir insandan ayrılırız dünyanın en büyük yabancısıdır.

House M.D.



Eğer yüksek bir idrak gücün varsa, dünya karmaşık bir yer haline gelir.

İnanç, cehaletin diğer adıdır. İnsanların kanıt olmadan bir şeylere nasıl inanabildiklerini asla anlayamamışımdır. Sanki bir başarıymış gibi.

Hediyeler suçluluk ifadesidir. Pahalı hediye, derin bir suça karşılık gelir.

Eğer aptal gibi görünmeye hazır değilsen başına asla muhteşem bir şey gelmez.

Genç yaşta ilişkiye girmenin kötü yanlarından biri de bu: Aptal oluyorsunuz.

Tanrıyla konuşunca dindar oluyorsun; Tanrı seninle konuşunca ise deli oluyorsun.

Dindar davranışların deliliğin sınırında olması çok ilginç değil mi? Birbirinden ayırt edemiyorsunuz: Tekrarlama, tepki vermeme ve farkında olamama.

Eğer evreni yönetene karşı yüksek bir irade varsa bu, insanlığın tasavvur edebileceğinden çok farklıdır. Onun hakkında düşünmemizin herhangi bir yolu yoktur.

Sakatlığınla başa çıkabilmenin tek yolu, her şeyi bir şekilde anlamsız kılmaktır.

İnsanlar delikleri doldurmanın yolunu arasalardı anlardım. Onlar delikleri istiyor. Delikte yaşamak istiyorlar. Biri deliklerine çomak soktuğunda deliye dönüyorlar.

Aynı Yürek Lekesi




babam gelirdi ve akşam olurdu

bahçedeki akasya ağacı
gün boyu biriktirdiği kuşları
birer hayal topu olarak uzatırdı yatağımıza

siyah beyaz bir fotoğraf gibi gelirdi babam
kamyonlar hep geceleri, hep uzaklara giderdi
ben o zamanlar bütün babaları susar sanırdım
yalnızca gaz lambasıyla konuşan bir diş gıcırtısıydı babam
kapılar titreyerek açılır, titreyerek kapanırdı
tanrıyı ve uzun konuşanları sevmezdi hiç
babamdan yapılmış bir korkuydu dünya
ben o zamanlar yalnızlığı gece sanırdım
ne kadar susarsa o kadar terlerdi
boncuk boncuk döktüğü ter, hep uzağından geçen kadınların
içinde göveren gözleri miydi
babam en çok kışa yakışırdı
bütün oyunlarımız, başkalarının evlerine bir güzellemeydi
annem, babamın günahları için bir namaz yumağı hala
ey penceresi dışarıya açık, içeriye kapalı evler
babam neden yalnızca içince güzeldi
şimdi beş ayrı evde aynı yürek lekesi
süt kokularına yayılıp duruyor
babam on altı yıldır ölüme saçmalığını anlatıyor

13 01 2012

Yok Etme

Thomas Bernhard

Yaşamımızdaki her uykusuz gece için minnettar olmalıyız; çünkü bizi mutlaka felsefi açıdan ileriye götürür.

Bütün insanlık tüm güzellikler ve olanaklarla dolu sonsuzluktur. Yalnızca ahmaklar kendilerinin sona erdikleri yerde dünyanın sona erdiğini düşünür.

Kendimizi aldatmayalım; cenazeler her zaman tiyatrodur.

Yalnızlık cezaların en korkuncudur. Yalnızca bir deli yalnızlık propagandası yapar ve tamamen yalnız olmak demek sonuç olarak tamamen deli olmak demektir.

Çocukluğumuzu israf ediyoruz; sanki bitmek tükenmek bilmezmiş gibi. Ama öyle değildir; hemen tükeniverir ve geriye açılan boşluktan başka bir şey bırakmaz.

Bir kadın ortaya çıkar ve istemediği halde kendisiyle evlenen erkeği tüm iyi huylarından uzaklaştırır ve onu mahveder ya da hiç değilse onu kendi kılıbık erkeğine çevirir.

Ailemizin önceleri bize duydukları sevgi ne kadar büyükse, yapmaya ant içtiğimiz şeyi gerçekleştirdiğimizde bize karşı nefretleri de o derece büyük olur.

İnsanlar yaşamı, sonuçta onlara oldukça yorucu ve kuru geldiği, küstahça bir aşağılama gibi gördükleri ve bu nedenle yaşamı yaşamın kendisinden çok bir oyun olarak görmeyi yeğledikleri için, yaşamaktansa oyunculuk yapmaya kayıyorlar, çalışmaktansa oyunculuk yapıyorlar.

Felsefi olan, her zaman nefes aldığımız hava gibidir; onu uzun süre tutamadan yine dışarıya vermemiz gerekir. Biz onu sürekli olarak ve ömür boyu nefes gibi alır ve veririz; belli bir andan, her şeyi belirleyen o andan daha uzun süre değil.

İnsan kendi varoluşunu asıl gerçekleştireni tanımadıkça kesin bilgiye varamaz.

Komünizm ve Faşizm

Bertrand Russell

Faşizm de Komünizm de, bir azınlık tarafından halkın önceden tasarlanmış bir kalıba zorla sokulması girişimidir. İkisi de halka, bir adamın makine yapmak için gerekli malzemeye baktığı gözle bakar: Malzeme bir sürü değişiklik geçirir; ama kendilerinde var olan herhangi bir değişim yasasına göre değil, makineyi yapacak olan adamın amaçlarına göre. Canlı varlıkları, hele insanoğlunun söz konusu olduğu durumlarda, kendiliğinden gelişme sürecine bırakmak, belirli sonuçlar doğurur; bu belirli sonuçların dışındaki sonuçlar ise ancak belirli baskı ve zorlamalarla elde edilebilir. Embriyoloji ile uğraşan bilginler iki başlı ya da gözü ayağında olan hayvanlar üretebilirler; ne var ki bu gibi hilkat garibeleri için hayat pek tatlı olmayacaktır. Aynı şekilde, kafalarında toplumu hep bir bütün olarak canlandıran Faşistlerle Komünistler de bireyi belirli bir kalıba uyacak biçimde çarpıtırlar; gerektiği gibi çarpıtılamayanlar ise ya öldürülür ya da toplama kamplarına konulur. İnsanoğlunun kendi içinden gelen dürtüleri tamamen hiçe sayan böyle bir dünya görüşü ne törel yönden haklı görülebilir ne de sonunda siyasal yönden başarı kazanabilir.

Funda cinsinden bitkileri bahçıvan makasıyla kırparak sülün biçimine sokmak mümkündür; buna benzer bir zorlamayla insanlar da aynı biçimde çarpıtılabilirler. Ne var ki, bitki hiçbir tepki göstermezken, insanoğlu, diktatörün isteği ne olursa olsun, bir alanda değilse, öteki alanda etkinliğini korur. Bitki, bahçıvanın makasını kullanırken öğrettiği dersi başkalarına aktaramaz; ama çarpıtılmış insanoğlu, her zaman için, üzerlerinde daha ufak bahçıvan makasları uygulayabileceği, kendinden zayıf insanlar bulabilir. Yapay yoldan biçim vermenin birey üzerindeki etkileri ya zalimlik ya kayıtsızlık ya da kah birini kah ötekini olmak üzere her ikisini birden doğurur. Bu niteliklere sahip bir halk topluluğundan, daha iyi bir şey beklenemez.

Diktatör üzerinde rol oynayan tinsel etki ise, Komünistlerle Faşistlerin gerektiği kadar üzerinde durmadıkları bir başka husustur. Eğer diktatör zaten insan sevgisi kıt bir kişiyse, daha başlangıçtan itibaren gaddar kesilecek ve kişilik taşımayan amaçları uğruna hiçbir zulümden çekinmeyecektir. Kuramın zorlaması altında insanlara getirdiği mutsuzluklar dolayısıyla başlangıçta biraz ıstırap çekebilecek bir tipse, ya yerini kendisinden katı başka birisine bırakmak zorunda kalacak ya da insani duygularını boğacaktır ki; bu takdirde, böyle bir iç mücadele geçirmeyen bir kişiden daha da zalim bir insan olup çıkacaktır. Her iki halde de hükümet, iktidar aşkını şu ya da bu tip toplum isteği şeklinde kamufle eden amansız bir adamın eline kalacaktır. Diktatörlüğün başlangıçtaki amaçlarında iyi diye ne varsa despotizmin kaçınılmaz mantığı dolayısıyla bunların tümü yok olacak ve dikta iktidarını koruma amacı, devlet mekanizmasının yalın amacı olarak gitgide daha güçlü bir biçimde ortaya çıkacaktır.

İnsanların çarpıtılarak hilkat garibeleri haline gelmesini istemiyorsak serbest gelişme, özgür yaşama ögesi şarttır.

O Beyaz Bir Gül Ağacıdır Şimdi




yeni bir ay'dı, öteden bir sabahtı, bir karanlık
ağzına kocaman bir kırılmışlığı alır yola çıkardı
bir su başına -aç kurtlara ya da-
yani o beyaz bir gül ağacıdır şimdi, çok eski
bir kartal -iri gagalı- gelir gelir konardı
bir boru öterdi, bir kurşun sesi, o yeni bir ay'dı
kirli yüzü, bir şarkıydı havada hem ay kadar
o tanrınındı -gökte- kocaman ak bulutlardı

yani o beyaz bir gül ağacıdır şimdi, çok eski

bir doğumgünü şöleniydi unutulmuş ölülerin elleri
çarpıktı, huuu bir köleliği sürdürürdü onlar
çiğ bir yalnızlıktı -o korkuyu çok yaşamıştık
gece biter gece başlardı huuu hayın bir devdi o
bir bırakılmışlık kadar hem -çok eski- başa vuran şarap kadar
karaya bulanmış, çirkin taylara benzerdi
atılmış eski giysilere, çürük ahşap evlerin odalarına
durup durup huuu durup durup kocaman bir yalnızlık

yani o beyaz bir gül ağacıdır şimdi, çok eski

12 01 2012

Çekilme Suları


İnsan, hangi insansız cehennemle cezalı olursa olsun, soluk aldığı sürece varolmak için kendisini yıkıp yıkıp yeniden kuracaktır. Yaşama mucizesi dediğimiz şey, onun, çift ağızlı bıçak gibi iyiliğe de kötülüğe de işleyen yetisindedir.

Öğrenmek pahalıya mal olur.

Yazının, şiirin yalnızlığından başka bir kalabalığa inanmıyorum.

Dönüp geriye bakıyorum da, kişi ya da kurum, küçümsediğimiz ne varsa hepsi bizi, haydi yendi demeyelim ama yönetti, yönetiyor. Hayata beraber başladığımız, bizden önce başlayan, bizden sonra bu uzun yolculuğa katılan arkadaşlarımı düşünüyorum; sonra dönüp bu ülkeyi yönetenlerin çapına, düzeyine, donanımına bakıyorum. İçim acıyor.

İnsanların ilgi ve güven dilendiği bir devletin ne onuru ne iyiliği ne de varlığının bir değeri olabilir.

Hiçbir sevgi tutsaklıkta yeşermez. Eşitlik özgürlük ister.

Örselersiniz ama gülü karanfile benzetemezsiniz. Kimse kimseyi kendine benzetecek kadar üstün değildir.

Sevmek insanın en büyük acısıdır.

Hemen her çağda üç değişmez konuğu olmuştur şiirin: sular, çocuklar ve akşamlar. Üçü de düş kırığı bir acının izinde girmiştir şiire; üçü de aydınlık sevince gebe.

Dünyayı hafife almak kendi ağırlığını; şiiri hafife almak sözün ağırlığını bilmemektir.

Bugün yeryüzündeki toplam işgücünün üçte ikisini kadınlar oluşturuyor. Dünyanın toplam gıdasının yüzde ellisini, Afrika'nın toplam gıdasının yüzde seksenini kadınlar üretiyor. Buna karşılık; kadınların geliri toplam gelirin onda biri. Kadınlar, yeryüzündeki toplam malvarlıklarının yüzde birine sahipler. (BM raporundan)

Dağıstan'da Avarlar, hayatını istediği gibi yaşayamamış insanların mezar taşlarına "100 yaşına kadar yaşadı ama dünyaya gelmedi." diye yazarlarmış.

Huysuz bir kişi için "Seyahat, adamı hiç değiştirmedi; gitti geldi ama yine aynı aksi, lanet adam" diyorlar. "Gayet tabi" diyor Sokrates, "Kendisini de beraber götürdü."

Günlük hayat bizden, bir ısrar ve vazgeçme bilgisi ister. Geçmiş de gelecek de ancak bu bilgiyle bizim olacaktır.

Ey acıdan damıtılmış yaşama sevinci; sen ne güzel, ne büyük, ne değerlisin!

Hey sevgisiz toplum! Kimse kimsenin yerini yaşayamaz. Yüreğindeki "süveyda"ya sahip çık. Ütopyanı ellerinle kur ve koru. Geleceğin olmayacak yoksa.

Öğütler

Narayana

Hiç çocuğu olmayanla, çocuğu olup onu kaybetmiş olan bir kere üzülür; oysaki oğulları aptal olan her zaman acı duyar.

Yüz tane aptal oğlu olacağına insanın değerli tek bir evladı olsun daha iyi; gökte çok yıldız vardır; ama geceyi aydınlatan tek başına ay'dır.

Şans, insanlar içinde aslan gibi olan, gayretli kişiye güler. "Kaderde varsa" diyen kişi aklı zayıf kişidir; kaderciliği bir yana atarak kişi kendisini gayrete getirmelidir; çabaları başarıyla sonuçlanmazsa suçu başka yerde aramalıdır.

Talih denen şey kişinin önceki yaşamlarında işlediği işlerin iyi veya kötü sonuçlarından başka nedir?

Aptal biri, güzel elbiseler giymiş olarak bulunduğu toplumda ağzını açmadığı sürece dikkati çeker.

Kimse kimsenin durduk yerde dostu veya düşmanı değildir. Dostluğu veya düşmanlığı belirleyen davranıştır.

Üç yıl olsun, üç ay, üç gece ya da üç gündüz; kişi yaptığı iyi veya kötü hareketlerin meyvelerini işin olgunlaştığı son noktada mutlaka alır.

Cimrinin kullanmadığı zenginliği herkesin ortak malıdır. O ancak kaybedip de üzüldüğü zaman kendi malı olarak düşünülür.

Bilgi uygulamaya geçirilmedikçe insanlar sersem olarak kalmayı sürdürürler. İlaç ne kadar iyi seçilse de sadece adını söylemekle hasta iyi olabilir mi?

Kişinin payına mutluluk da düşer keder de. Mutluluk ve keder bir tekerlek gibi birbirlerini izleyerek dönerler.

Köpek altın kolye taksa da aslanın emri altındadır.

Bir bulutun gölgesi, kötü adamın dostluğu, taze mısır, kadınlar, gençlik ve zenginlik hoşa gider; ama çok kısa sürer.

Şans eseri edindiğimiz ve sevgisi gerçek olan doğal dostumuz bizi felaket anında asla yüzüstü bırakmaz.

Hayvanlar tarafından aslana ne taç giyme töreni ne de başka bir tören yapılır; onun hayvanlar üstündeki hükümranlığı sadece kendi gücünden kaynaklanır.

Nasıl ki bir tepenin üstüne binbir zorlukla çıkarılan taş bir anda yuvarlanıp giderse, erdemli insan da bir anda kötülüğe düşebilir.

Kişinin sevdiği şey ona sevimli gelir.

Hata yapma korkusu yüzünden bir işe kalkışmamak korkaklara özgü bir davranıştır; hazımsızlık yüzünden yemek yememek mi gerekir?

Mutluluk Cesaret İster




puşkin, hallac-ı mansur, ameriko vespuçi
ne diyorduk, mutluluk biraz da cesaret ister
balığa çıksan sandalsız dönmeyi göze alacaksın
elmas yontmaya kalksan taşın dağılması da var
çünkü mutluluk biraz da cesaret ister
nice keşşaf saklıyor okyanuslar bağrında

james dean, mayakovski, marilyn monroe
evlat, kılıcı zamanında indirmeyi bil
karşında kara zırhlar, zehirli mızrak
birden, sırtlan kafesleri de açılabilir
tam önünde parlayabilir güneş
ne uygun bir duvar arayacaksın sırtına
ne akşamın kuytusuna sığınacaksın
kalbin iyi bir hedef olmalı meydanın ortasında

ne sheriff korkutacak seni, ne apaçi çığlıkları
büyük kanyon'u gece yürüyüşüyle aş
dudaklarını kum fırtınalarından kavruk
toprağını işgale uğramış bulursan korkma
yer tutmasın yüreğinde ne yılgın ne telaş
pusulasız bile kalsan gece okyanuslarında

bu yüzden mutluluk güneşin düellosunda
yerinde duramıyor altımda atım
dilimde saman çöpü toprağı hatırlatan
kara gözlükler takmadan yangınlar geçtim
kabzasına bir çentik daha isteyen
buyursun karşıma çıksın
döndüm

sevişmeye de hazırım
büyük düellolara da

11 01 2012

Lutetia

Pierre Assouline

Hiçbir şey, çalışmayı deha olarak görmek kadar bağışlanamaz değildir.

İnsanın başkalarıyla rastlaşmak için, her gün sadece bir avuç saati vardır, fazla değil. Bazen, birkaç saniye de yeterli olur. Geri kalan zaman, insan yapayalnızdır.

Şeref.. İki sessiz harf değişikliğiyle kenef olur.

Terk etmek her zaman bağışlanmaz bir gizemdir. Bilmemek, mutlak işkence. Bilmeye cüret etmek gerekir.

Sanatçının varlığını en aza indirmesi olmazsa olmazdır. Sanatçı hayatı basitleştirmeli, yararsız olan hiçbir şeyi almamalı.

Resmi bürolar büyük otellere yerleştirilmeye başlanırsa, gerçekten olağanüstü şeyler yaşanmaya hazırlanılıyor demektir.

Eğer gülüyorsan, herkes seninle güler. Ağlarsan, yalnız ağlarsın.

Çocuklar, gerçek sermayedir. Torunlar da, sermayenin faizi.

İnsanın düşünmemesi, içgüdüsüne kapılıp gitmesi gereken anlar vardır. Onur refleksleri dürtükler, bilinçse kaçış yollarını.

Komünistleri almaya geldiklerinde
Hiçbir şey demedim; komünist değildim.
Sendikacıları almaya geldiklerinde
Hiçbir şey demedim; sendikacı değildim.
Yahudileri almaya geldiklerinde
Hiçbir şey demedim; Yahudi değildim.
Katolikleri almaya geldiklerinde
Hiçbir şey demedim; katolik değildim.
Beni almaya geldiklerinde
Herhangi bir şey söyleyecek kimse kalmamıştı. (Martin Niemöller)

Tek olmak bir hapishane; hatta bir sınır değil, tam tersine, bir başarıdır. Her ünlü insanın iki kişi ve gerçek insanın öteki olduğu çelişkisini beğenmek için insanın mutlaka kaçık olması mı gerekir? İnsanın iki yüze sahip olması, durmadan ikiye bölünmesi gerektiği söylenir; çünkü maskesini çıkarıp atarak kuklasını öldürme anı her zaman gelip çatabilirmiş. Eğer maske olmasa, insan yüzünün zarfını koparacaktı.

İnsanın bağlanmayı atlatması ya da sahip olma duygusunun tuzağına düşmemesi için bir geçiş yerinden daha iyisi olamaz.

İnsanın kendini başka biriyle eksiksiz bir uyum içinde hissetmesi ne tatlı ve ne enderdir! Sadece açıklamak zorunda kalmamak; açıklama etkiyi öylesine azaltır. Tek bir kelime büyüyü yaratabilir, fazladan tek bir kelimeyse o büyüyü dağıtır.

İki kişi kendilerini duygu taktiğine atar, bir şey yapmaktansa konuşur, kuşatmayı akıllarına getirmeden tarlaların ortasında dövüşür. Arzularını boşlukta yorarak, böylece kendi kendilerini bıktırırlar.

Asla yattığı kadınların yanında uyumam. İçlerinden hiçbiri benim yanımda uyanmamıştır. Hiçbiri yatağımı bütün bir gece paylaşmaz. Tersi, sağlıksız olduğu kadar, nasıl demeli, uygunsuz görünür bana.

"İki kadını olan ruhunu, iki evi olan aklını yitirir."

Yürek, gözlerden daha uzağını görür.

Arşivlerin geniz yakıcı dumanı, alelacele gidişlerin kokusu insanı yanıltmayan belirtilerdir.

Kadınlar olmasa, biz erkekler tek bir takım elbise ve bir de çek defteriyle otelde kalırdık. Eğer insanlar hala XV. Louis stili komodinler yapıyorlarsa, kadınlarımız içindir. Kadınların dışında, böylesi mobilyalara gerçekten tutkun olan kimse yoktur.

Deha, uzun bir sabırdır.

İnsan akla meydan okuyacak gizli dürtülere boyun eğince, yapılması gereken tek şey harekete geçmek, sesini kısmak ve olacakları beklemektir.

İnsanlık, özellikle de büyük bir otelin müşterileri, sadece ayakkabılarına bakarak tanımlanabilir. Modalar, çağlar, devrimler ifadelerini temel olarak yer seviyesinde bulur.

Hiçbir şey insanın kendini izlemesi kadar endişe verici olamaz.

İnsanı oluşturan, göze çarpmamaktır.

Kendini paniğe kaptıran bir insan, kayıp bir insandır.

Faşizm

Bertrand Russell

Faşizm antidemokratiktir. Faşizmin karakterinde milliyetçilik ve kapitalizm ögeleri egemendir ve Faşizm, çağdaş gelişmelerden zarar görmüş olup da Sosyalizm ya da Komünizm kurulduğu takdirde daha büyük zararlara uğramaktan korkan orta tabaka kesimlerine hitap eder. Komünizm de antidemokratiktir; ama bir süre için ya da hiç değilse, gerçek politikasını veren şeyin kendi kuramsal savları olduğu kabul edilebildiği sürece; ayrıca, Komünizm, ileri ülkelerde çoğunlukta olan ve Komünistler tarafından nüfusun tamamı haline getirilmek istenen işçilerin çıkarlarına hizmet etmeyi amaç tutar. Faşizmin antidemokratik niteliği daha temellidir. Faşizm, devlet yönetiminde büyük çoğunluğun mutluluğunu sağlamayı doğru ilke kabul etmeyip "en iyiler" olarak belirli bireyleri, ulusları, sınıfları seçerek, yalnız bunları düşünülmeye layık sayar. Geri kalanlar, Faşizme göre, güç kullanılarak seçkinlerin çıkarlarına hizmete zorlanmalıdır.

Faşizm, iktidarı ele geçirme mücadelesi içindeyken nüfusun hatırı sayılır bir bölümüne hoş görünmek zorundadır. Almanya'da olsun, İtalya'da olsun Faşizm, Ortodoks Sosyalist programındaki bütün anti nasyonalist yanları reddederek Sosyalizmin içinden çıkmıştır. Faşizm, iktisadi planlama fikrini, devletin elindeki gücü artırma fikrini Sosyalizmden almıştır; ama Faşist iktisadi planlamasında bütün dünyanın yararı gözönünde tutulmayıp bir ülkedeki üst ve orta sınıfın çıkarları düşünülmüştür. Faşizm, bu bir ülkedeki üst ve orta sınıfa çıkar sağlamak için yol olarak, randımanı artırmaktan çok, gerek işçiler, gerek bizzat orta sınıfın sevilmeyen bölümleri üzerinde baskıyı artırmayı öngörür. Faşizmin nimetlerinden pay alan sınıflar çerçevesi dışında kalan çevrelere gelince, Faşizmin bu çevrelerdeki başarısı ancak, iyi yönetilen bir hapishanedeki yönetim başarısına benzetilebilir; zaten bu çevreler için Faşizm bundan fazlasını yapmak bile istemez.

Faşizme karşı en temelli itirazım, bu sistemin, insanlığın sadece bir bölümünü önemli saymasıdır. Daha ilk hükümet kurulduğundan beri, iktidar sahipleri hiç kuşkusuz uygulamada böyle seçmeler yapmışlardır; ne var ki, Hıristiyanlık, kuramsal alanda, her insanoğlunu başlı başına bir amaç olarak sayagelmiştir; işlevi başkalarının şanına şan katmaktan ibaret bir araç olarak değil. Modern demokrasi, Hıristiyanlığın törel ülkülerinden güç almış ve hükümetlerin sadece zenginlerle güçlülerin çıkarlarını düşünmekten başka türlü bir yol tutmalarını sağlamakta büyük katkıları olmuştur. İşin bu yönünden bakıldığında Faşizm, eski putperestlik çağlarının en berbat zamanlarına dönüş anlamını taşır.

Eğer Faşizm muzaffer olabilseydi, kapitalizmin kötülüklerini düzeltmek için hiçbir şey yapmaz, tam tersine, kapitalizmin kötü yanlarını daha da beter hale getirirdi. El işçiliğini, karşılığı sadece boğaz tokluğu olan zorunlu iş düzeyine indirir; böyle bir işte çalışanlara siyasal hak, istedikleri yerde oturma, istedikleri yerde çalışma; hatta belki sürekli bir aile hayatı kurma özgürlüğü bile tanımazdı; bu işçiler gerçekte birer köle olurlardı. Bu, demokrasinin denetleyici bağlarından çözülmüş bir kapitalizmin getireceği kaçınılmaz sonuçtur. Geçmişte, mutlakiyet rejimlerine her zaman şu ya da bu biçimde bir esaret ve toprak köleliği eşlik etmiştir.

Eğer Faşizm başarı kazanabilseydi, bütün bu sonuçlar doğardı; ama Faşizmin sürekli başarı sağlaması mümkün değildir; çünkü iktisadi milliyetçilik sorununu çözümleyemez. Naziler safındaki en büyük güç ağır sanayi, özellikle de çelik ve kimya sanayisi olmuştur. Ulusal olarak örgütlenmiş ağır sanayi günümüzde, savaş isteği üzerinde kışkırtıcı rol oynayan etkilerin en önemlisidir. Eğer her ülkenin ağır sanayi çıkarlarına hizmet eden bir hükümeti olsaydı, eninde sonunda savaş kaçınılmaz hale gelirdi. Faşizmin her yeni zaferi savaşı biraz daha yakınlaştırmaktadır; savaş ise, geldiği zaman büyük bir olasılıkla savaşın başında var olanların çoğuyla birlikte Faşizmi de süpürüp götürecektir.

Faşizm, laissez-fair gibi, Sosyalizm ya da Komünizm gibi çekidüzen verilmiş bir inançlar sistemi değildir; esas itibariyle, kısmen orta sınıfın (bakkallar gibi) modern iktisadi gelişmelerden zarar gören ögelerinin, kısmen de iktidar sevgileri megalomani derecesine varan anarşik endüstri kaptanlarının duygusal itirazıdır. Faşizm, kendisini destekleyenlerin istediklerini yerine getirebilme olanağından yoksun bulunuşu dolayısıyla, akla aykırıdır; Faşizmin felsefesi yok; sadece psikoanalizi vardır. Faşizm başarı kazanabilseydi, sonuç olarak evrensel bir mutsuzluk getirirdi; ne var ki, savaş sorununa çözüm bulabilme yeteneğinden yoksun oluşu onun uzunca bir süre başarı kazanabilmesini olanaksız hale getirmektedir.

Bisiklete Binen Yeni Evli Kadın




sabah şarkısını arı kovanından süzmüş
nergisler su sızdırıyor hayat duvarlarından
gün başladı başlayacak

bırakmış kendini yokuş aşağı
süzülmüş fısıltılar eşliğinde
başının üstünde kelebek sürüsü

bir yere doğru koşuyor kuşlar
güneş parçaları dökülüyor eteklere
dere ikiye bölünüyor
aşk içinde

unutmuş dünyayı ve zamanı
kendine dönüyor bisiklet devri
arıların fısıltısı kuşların çığlığıyla
anlatıyor geçişini

uzaktan uzağa kusursuz rüzgar
konuşuyor
bir genç kız çırılçıplak soyunduysa
söyleyecek sözü kalmamıştır demişti balzac
yeni evli bir kadın bisiklete binerse
yararak ilerlerse sisleri ve sabahı
böyle olmuştur ancak

10 01 2012

Cumartesi

Ian McEwan

Bir tohum ek. Sonra bak bakalım gelişip serpiliyor mu.

Uzunca, düzgün, temiz, cilalı; boyalı değil. Bir insanın tırnakları pek çok şeyi ele verir. Bir hayat çökmeye başlayınca ilk gidenlerden biri tırnaklardır.

Ütopyanın peşinden gidilirse sonunda her türlü aşırılığa izin verilir; ki hepsi de bu ütopyanın gerçekleşmesinin acımasız yollarıdır. Eğer sonunda herkes sonsuza kadar mutlu olacaksa şimdi bir ya da iki milyonu katletmek neden cinayet sayılsın ki?

İnananların pençelerinden kurtulmak pek kolay değildir.

Pek mantıklı gelmiyor kulağa; ama genellikle insan inanmamaya yatkındır. İnandığının yanlış olduğu ortaya çıkınca da düşüncesinden döner. Ya da inanır ve inancını sürdürür. Zaman içinde, kuşaklar boyunca en yararlı olan şuydu belki: Ne olur ne olmaz, sen inan.

Ne kadar büyük düşünürsen o kadar saçma görünür.

Müzik, ifade edilmemiş arzulara ya da hayalkırıklığına hitap eder.

Bir hastanın üstü örtülür örtülmez ameliyathanede bir kişilik, bir birey olduğu duygusu silinir. Görme duyusunun gücü böyledir. Geriye yalnızca kafanın o küçük alanı, ameliyat bölgesi kalır.

Peter Brian Medawar: İlerleme umutlarıyla alay etmek en büyük ahmaklıktır; ruhun yoksul ve zihnin değersiz olduğunu bu sözden daha iyi kanıtlayan bir şey yoktur.

9 01 2012

Secretum

Francesco Sorti & Rita Monaldi

Büyük sahtekarlıklar büyük olanaklara ihtiyaç duyar ve bunlara sadece devlet sahiptir. Her tuhaf ve açıklanamayan ölüm, devletin ya da onun gizli güçlerinin bir komplosunu işaret eder.

"Kaderin iyi de olsa, kötü de; hiçbir şey arkadaştan daha güvenilir değildir; ama onu en kolay saraylarda değil kırlarda bulursun."

Gerçeğe ulaşma arzusu yakıcı bir şekilde hissedilmiyorsa asla ulaşılamayacaktır.

Hiçbir edip, ne kadar büyük olursa olsun düzeltiyi reddetmemelidir; çünkü kendi bilgisinin yanılgısına düşmeyecek adam yoktur.

Herkes gizeme bayılır. İnsanlığın yarısı kendi amaçlarında giz sahibi olmak isterler. Öteki yarısı da kendilerine yarar sağlamak için bu gizi çözmeye çalışırlar.

Aziz Augustinus: İyiliğin yokluğundan kötülük doğar.

"Büyüklerin özel nefretlerinden halkların mutsuzlukları doğar."

Sophokles: Hayat, mantık aranmadığı zaman daha güzeldir.

İşinden yorulup evine döndüğün zaman merdivenin başında seni bekleyen kızını görmek kadar güzel bir şey yoktur. Öyle neşe ve hevesle bekleyen çocuk seni karşılar; seni kucaklar, öper, seni karanlık düşüncelerden kurtaracak pek çok tatlı söz söyler, seni oynatır ve kederini, gamını dağıtır.

"Ne mutlu ruhta yoksul olanlara; çünkü Tanrının Krallığı onlarındır." (İncil)

Delinin özelliği, kendinden hoşnut olmamasıdır.

Dünyayı yerinden oynatmak için bir çocuğun masumiyeti yeter. Hiçbir şey ondan güçlü değildir.

Kadınların havailiği onların doğal halidir.
Kadınların ortasında sessizlik bulmak, tatlı pelinotu bulmaktan zordur.
Kadın canı ister güler, isterse ağlar.
Erkekle kadın kapalı yerde ateş almış saman gibi olur.
Kadın kalbini çalmanın yolu aşktan değil paradan geçer.

Solon: Çok varlıklı insan eğer büyük nimetlerin tadını çıkararak hayatını iyi bir biçimde sonlandıramadıysa, gündelik yaşayandan daha mutlu değildir.

"Gerçeğin olmadığı yerde gerçekmiş gibi yapmak en iyi şeydir."

İnsana hem kendi hem başkaları için zamansız bir bilgelikten daha tehlikeli bir şey yoktur.

iskender bütün dünyayı fethetti
bir kölenin verdiği içkiyle öldü
dara canını kurtardı savaşlardan
bessos'un hançerine kurban gitti

Dünya tek ve devasa bir ziyafettir ve ziyafetlerin yasası şudur: "Ya iç ya defol!"

İnsan anlamadığı şeyden korkar.

Krallıkların yıkımı ya da talihi ülkenin maliyesine ya da ordusuna değil, halkının ruhuna bağlıdır. En kanlı zorba bile, yurttaşlarının düşmanlığı ve güvensizliği durumunda uzun süre dayanamaz. Halkın ruhu toplardan daha güçlü, atlardan daha hızlı, paradan daha gereklidir; çünkü gerçek güç -ve her siyasetçi bunu iyi bilir- etten değil ruhtan yayılır. Halkın hor görmesi hiçbir duvarın engelleyemeyeceği sıcak bir rüzgardır. Eninden sonunda en sert taşı bile eritir; en sağlam kaleyi çökertir ve en keskin kılıcı köreltir.

En korkunç düşman iki kulağımızın arasında uyuyandır.

Titus, Vespasianus, Otto, Traianus gibi bildiğimiz bilmediğimiz bütün imparatorlar namussuz doğup namussuz ölmüşlerdir. Sahtekarlıkta ve düzenbazlıkta ne kadar başarılı oldularsa, tarihe o kadar büyük imparatorlar olarak geçmişlerdir. Hilebazlığa başvurmayan ne zengin ne başarılı olmuştur, olamayacaktır. İşin içinde sahtekarlık yoksa bir bilimde ne usta ne uzman olunur. Sahtekarlık bir azizedir; çünkü sadakat, aşk ve merhamet barındırır; ilahidir çünkü insanları ölümsüz kılar; yücedir çünkü insanları zengin ve güçlü kılar. Bütün hazlar, avuntular ve eğlenceler ondan kaynaklanır; tarottan zara kadar bu böyledir. Unutmayın! Gerçek düzenbaz sevilir sayılır, muhabbet bulur, herkes tarafından aranır ama bunların herkes tarafından görülmesini istemez.

Devlet işlerinde ne düşündüğün önemli değildir; nasıl düşündüğün önemlidir. Kimse her şeyi bilemez; Kral bile. Bilmediğin zaman da, ilk bakışta pek saçma görünseler de varsayımda bulunmayı öğrenmelisin. Sonra ne kadar anlamsız görünürse görünsün her şeyin dramatik bir biçimde gerçek olduğunu keşfedersin.

Platon: Seven kişinin çılgınlığı bütün çılgınlıkların en iyisidir.

Dünyanın cumhuriyetleri özellikle dört şey üzerinde durur. Bunlardan birincisi dindir. Dinin olmadığı yerde tanrı korkusu yoktur. Tanrı korkusunun olmadığı yerde ise adalet bulunmaz. Adaletin olmadığı yerde huzur yoktur. Huzurun olmadığı yerde de birlik olmaz. Ve eğer birlik yoksa bütün davranışlarımızın bağlı olduğu tanrıdan korku da duymayız. İkincisi adalettir; adalet ile yoldan çıkanlar cezalandırılır, iyi olanlar ödüllendirilir. Ve adalet yoluyla huzur ve barış korunur. Bu da cumhuriyetlerin ayakta kalması için en önemli noktadır. Üçüncüsü huzur ve barıştır ve bunlar olmazsa cumhuriyetler yaşayamaz; çünkü huzurun olmadığı yerde birlik yoktur. En sonuncu ve en önemli konu ise işte bu birliktir. O olmadan din zayıf, adalet huzursuz ve barış güçsüz olacaktır. Bu nedenle cumhuriyette birlik olmazsa dine önem verilmez; adalet uykuya dalar ve barış yok olur.

Komünizm

Bertrand Russell

Komünizm demokratik değildir. "Proletarya diktatörlüğü" denilen şey aslında, sonradan oligarşik bir yönetici sınıf haline gelen küçük bir azınlığın diktatoryasıdır. İktidarı kaybetme korkusunun etkisi altında kalındığı durumlar dışında, hükümetlere her zaman yönetici sınıfın çıkarlarına uyacak biçimde yön verildiğini tarih bize göstermektedir. Bu yalnız tarihin değil, aynı zamanda Marx'ın da öğrettiği bir şeydir. Komünist bir devlette yönetici sınıf, "demokratik" devletteki kapitalist sınıftan daha da fazla iktidara sahiptir. Komünist devlet, silahlı kuvvetlerin bağlılığını koruyabildiği sürece iktidarını, en az kapitalistlerinki kadar zararlı üstünlükleri kendine sağlamak amacıyla kullanabilir. Komünist devlette yönetici sınıfın her zaman kamu yararına hareket edeceğini varsaymak budalaca bir idealizmden başka bir şey olmadığı gibi, Marx'ın politik psikolojisine de aykırıdır.

Komünizm özgürlüğü, özellikle de fikir özgürlüğünü Faşizm dışında, bütün öteki sistemlerdekinden daha çok bağlar. Komünist sistemde ekonomik ve politik iktidarın tamamen birleşmesi, istisnalara hiçbir fırsat tanımayan korkunç bir baskı mekanizması doğurur. Kendi güçlerinin artışı dışında her türlü değişikliğe karşı çıkmak bürokratların yapıları gereği olduğundan, böyle bir sistemde ilerleme kısa zamanda olanaksız hale gelir. Ciddi sayılabilecek birkaç yenilik ancak sevilmeyen kişilerin hayatta kalmasını mümkün kılan birtakım rastlantılara bağlıdır. Kepler, geçimini astroloji sayesinde sağlamıştır; Darwin, babadan kalma servetiyle geçinmişti; Marx'ın geçimi ise, Engels'in Manchester proletaryasını "sömürmesinden" idi. Sevilmeyen biri olmak; ama yine de yaşayabilmek için böylesine fırsatlara Komünizmde yer yoktur.

Marx da, şimdiki Komünist düşüncesi de, el işçilerini kafa işçilerine oranla çok daha fazla yüceltişlerinde haksızlık etmektedirler. Bunun sonucunda Sosyalizmin zorunluluğunu görebilecek birçok beyin işçisi karşı saflara itilmiştir. Üstelik bu beyin işçilerinin örgütlenmesi de hemen hemen olanaksızdır. Sınıf ayrımına, toplumsal dereceleme bakımından Marksistler uygulama alanında, kuramsal alanda olduğundan da çok aşağıda bir yer vermişlerdir.

Gerek Marx, gerek Komünizm öylesine büyük bir nefretle doludur ki, Komünistlerden, muzaffer oldukları takdirde, kötü niyetli davranışlara yer vermeyecek bir rejim kurabilmeleri beklenemez. Bundan ötürü, bir baskı rejiminin gerekliliğinden yana olan kanıtlar, galiplerin gözüne, hele galibiyet şiddetli ve kuşkulu bir savaşın sonunda kazanılırsa, olduğundan da güçlü görünebilir. Böylesine bir savaştan sonra galip gelen tarafın, aklı başında bir yapıcı eyleme girmeye elverişli bir ruh durumu içinde bulunması olasılığı çok zayıftır. Marksistler, savaşın korku sonucu meydana gelen kendine özgü bir psikolojisi olduğunu ve bu psikolojinin, kavganın asıl nedeninden bağımsız bulunduğunu unutmaya aşırı derecede eğilimlidirler.

İstanbul




o vakitler istanbul bir o kadar mağrur
madamın adını verdiydim bir sokağa
madam dediğin durmadan sarışın esmer
adının bütün harfleri şıngır mıngır

boynunun uzunluğu var kuşlar uçurtan
ürperse karanlıkta üstünü örter bizans
gökyüzü desen ayağına gelir her akşam
ben oturmuş ağlarken tarihin bir yerinde

bazen kız çocuklarına benzer mürebbiyeli
dükkanların camından kendine el sallar
yalancı aşklar kadar terbiyeli
istanbul saçlarını hep uzatacak mısın böyle

bir yangın; bulunamadı, belki de hiç yoktur
ama içimizde yer kapladığı kesin
bir şehir; hatırası gelecek zamanda saklı
ucuz kelime oyunları gibi: istanbul, tanbul, bul

7 01 2012

Uzun Sözün Kısası

Alain Touraine: Demokratik yönetim biçimi en çok sayıda bireye en büyük özgürlüğü veren, olası en büyük çeşitliliği tanıyan ve koruyan siyasal yaşam biçimidir.

Bertrand Russell: Eğer bir çağın toplumsal ülküleri üzerine, o çağın mimarlığındaki estetik niteliğe bakarak yargıda bulunmak gerekirse, son yüzyıl bu bakımdan insanlığın ulaştığı en alçak noktayı temsil eder.

Franz Kafka: Rahatını kaçıran ne? Kalbinin kararını nedir bozup dağıtan? Kapının tokmağına el süren kim? Kim sokaktan sana seslenip de açık kapıdan girip yanına gelmeyen?

Herodotos: Kimse barış dururken savaşı seçecek kadar deli değildir. Barışta oğullar babalarını gömerler; savaşta babalardır oğullarını mezara indiren.

"Hiçbir insan dilinde, neden öldüğünü bilmeyen kobayları teselli edecek bir sözcük yoktur." (Hiroşima'dan sağ kurtulmuş biri)

Jose Ortega y Gasset: İster halk kitlesi, ister soylu olsun, kitle kendi eğilimine bırakıldığında, hayatını sürdürebilme kaygısıyla yöneldiği şey yaşamın kaynaklarını kurutmaktır.

Murathan Mungan: Bazı gerçekler insanlara fazla gelir. Ya da bazı insanlara gerçek fazla gelir.

Platon: Bir devlette zenginlik ve zenginler baştacı olunca, doğruluğun ve doğru insanların şerefi azalır.

Simone de Beauvoir: Dünyayı aydınlatan salt sevgidir sanır insan. Ama sevgiyi besleyen, olanca güzelliğiyle dünyadır aslında.

Tolstoy: Kötü insanlar birbirlerine bağlıysalar ve nasıl bir güç oluşturuyorlarsa, namuslu insanların da aynı şeyi yapmaları gerekir. Bu kadar basit.

Dexter

Çoğu insan özgür irademiz olduğuna ve yolumuzu kendimizin seçtiğine inanır. Bazen yol nettir; bazense pek değildir. Her büyük olay, her değişim bizi yolumuzdan şaşırtabilir. Fakat bizi biz yapan  şey, yol ayrımına geldiğimizde yaptığımız seçimlerdir.

İnsanlar canavar kılığına bürünmenin eğlenceli olduğunu düşünüyor. Bense sürekli canavar değilmişim gibi bir role bürünüyorum.

Kamuflaj, doğanın en meziyet gerektiren hilesidir.

Her şeyin ters gidiyor gibi geldiği zamanlar vardır hayatta. Ne kadar çabalayıp dursak da, hiçbir neden olmaksızın felaketler gelip bulur insanı.

Güne iyi bir şekilde başlamanın yolu iyi bir kahvaltıdan geçer.

Çocuklar herkese güvenirler. Verdiğiniz yiyeceklerin zararsız olduğuna inanırlar. Doğru yolu göstereceğinizi düşünürler. Hareketlerinizi sorgulamazlar. Çocuklara ağız dolusu şeker ve trans yağı verdiğinizde hayat boyu dostunuz olurlar.

Bazen kendinden büyük bir güce teslim olmalısın.

Yaşlılık, ikinci çocukluğa benzer derler. Ana renkler giyilir. Üçtekere binilir ve top peşinde koşulur.

Bazı insanlar dini, ilkel medeniyetlerin doğal olaylara bir açıklama getirebilmek için ortaya çıkardığına inanır. Ateşe, rüzgara, yağmura. Her biri için bir tanrı yaratmışlar. Bilimin dini hükümsüz kılacağına inanmışlar. Ama öyle olmamış. Yüzmeye gidip yepyeni bir adam olarak dönmek. Keşke ben de bu kadar basit görebilseydim.

İnanç; yanlış şeye karşı besliyorsan adamın işini bitirir.

Yaşlı babana yardım etmek istiyorsan onu rıhtıma götür ve denize at. Ona iyilik yapmış olursun.

"Işığın galip gelemeyeceği hiçbir karanlık yoktur."

Hepimiz hayatın bir anlamı olsun isteriz. Yaşlandıkça bunu daha çok ararız. Ama bulması daha da güçleşir. Bazılarımızsa yanlış yerde arar. Ama hayatımızın bir anlamı olmazsa sevdiklerimiz için geriye ne bırakabiliriz ki?

Gönül meselesi söz konusu olunca her zaman sikinin sesini dinle.

Tanrı'ya inanıp inanmadığımdan emin değilim ama benden nefret ettiğine eminim.

Işık, karanlık olmadan var olamaz. İkisinin de bir gayesi var. Benim karanlığımın bir gayesi varsa o da bu dünyaya biraz denge getirmektir.

Belki de her şey olması gerektiği gibidir.

Boardwalk Empire

Bazı adamlara bir rozet, bir silah bir de hazinedarlık verirsen gücün kendilerinde olduğunu zannederler.

Hayatımın büyük kısmını kumarbazlıkla geçirdim. Bazı günler 20 bahis yaparım; bazı günler hiç yapmam. Harekete geçmek için haftalar belki aylar var; bir gün bahis yapmazsam sadece yapacak bir şeyim olmadığı içindir. Yani beklerim, planlarım, kaynaklarımı düzenlerim. Ve sonunda bahis yapmak için bir fırsat gördüğümde ise paramın hepsini yatırırım.

Dilekler at olsaydı dilenciler onlara binerlerdi.

Uzak ihtimali kimse bir kumarbaz kadar sevemez.

"Bir kraliçeye orospu gibi; bir orospuya kraliçe gibi davranacaksın."

Bir zamanlar adamın biri cennet ve cehenneme davet edilmiş. İlk önce cehenneme gitmiş; işkencedeki ruhlar yiyecek dolu masalarda oturuyorlarmış ama açlıktan kıvranarak uluyorlarmış. Her ruhun elinde bir kaşık varmış ama kaşıklar çok uzunmuş; bu yüzden ağızlarına götüremiyorlarmış. Bu düş kırıklığı onların işkencesiymiş. Peki ya cennette? Cennette ise şaşkınlık içinde aynı yiyecek dolu masalarda karınları doymuş ve mutlu halde oturan kutsanmış ruhları görmüş. Her birinde uzunlukları yine cehennemdekilerle aynı olan kaşıklar varmış. Ama istediklerini yiyebiliyorlarmış; çünkü onlar birbirlerini besliyorlarmış.

Yozlaşmış bir kurumun içinde yozlaşmaktan başka bir çare var mı?

Komik olan ne biliyor musun? Gücü kimse alamaz. Birilerinin ona bunu vermesi gerekir.

Eğer gerçekten bir Tanrı olsaydı bana bu suratı verir miydi?

Paramparça




cengiz aytmatov'a
.
takvimlerde bir yaprak herkesin ağrısıdır
bir yol, bozkırlara açılan, en son kelimelere
dudaklarda ne çok dil, ne çok birikmiş tuz
kimi sorsan uzatmalı bir aşka uğurlanmış
savaşmaktan yana hoyrat
barıştan yana müflis
kalbimiz ki bir damla yağmura yolcu
küskün bulutlarla sürüklenen
ıssızlığın eskittiği bir gölge kızgın kumlarda

takvimlerde bir yaprak herkesin yarasıdır
durur sisli eşiklerde ipince sabah yanımız
kendini başka yüzlerde unutmanın
yorgunluğu ve aytmatovsuz bir dünya
"gün olur asra bedel" bir ömür tutmasıdır
cengiz kendimize, kendimizle
giriştiğimiz cenklerden başka neyiz
görü arkasında bir seğirme ne yana dönse
yitip gider insan bir çağıranı yoksa eğer
yanar kat kat çarşı izinleri
beyninde çıkan yangında

takvimlerde bir yaprak herkesin yittiğidir
suda yürüyen bir bıçak gibi izsiz
en iyi bir suskuda çoğalan curnata
ve sevdikçe kalbin kalbe değen hüznü
nice aşınmış mesafelerden sonra kavuşup da
kilitli kapılarda bir yumak hüzün: beraber olmamız
uslu çocuklarda uyuttuğumuz ninniler
ve attığını vuran bir yalnızlıkla
sır olmuş dalgınlıktan
eşyalar gibi dağılmış
her parçamız bir yanda
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...