1.10.2016

çıtır'ın şiirleri

ülkü tamer

çocuklarla hemen kaynaştık. sabahları sınıfa girdiğimde gözlerinin içi gülüyordu. azmi, necati, ebubekir, şemsettin, erhan, kıymet, zeytin, huriye, çıtır..

çıtır'ı anlatmalıyım. hiç de dördüncü sınıf öğrencisi gibi değildi. gören, anaokuluna gidiyor sanırdı onu. o kadar ufacık tefecikti. bir cep radyosu kadardı neredeyse. ama pili bitmiş bir cep radyosu. sınıfın en sessiziydi.

günün birinde, sanırım orhan veli'den, bir şiir okudum çocuklara. pek sevdiler. "siz de yazsanıza" dedim. ertesi gün, yazdıkları şiirleri getirdiler. çıtır'ın şiirlerine bir göz attım. hepsi vezinli kafiyeli. yanıma çağırdım onu.

"bunları sen mi yazdın?" dedim.

"ben yazdım öğretmenim."

"nasıl yazdın?"

"baka baka yazdım."

"nereye baka baka yazdın?" diye sordum.

"bir kitap buldum" dedi. "ona baka baka yazdım."

"öyle yapmayacaksın" dedim. "baka baka yazmayacaksın. sen kendin düşünüp yazacaksın."

"yani ben kendim düşünüp yazsam olur mu?" dedi.

"olur tabii. ben de onu istiyorum."

sırasına oturdu. bir kağıt çıkardı. bir şeyler yazdı. kağıdı katladı, katladı, katladı. ufacık bir muska gibi yapıp getirdi, masama bıraktı.

sonra sırasına döndü. yine bir şeyler yazdı. kağıdı katladı, katladı, masama bıraktı.

bir şiir, bir şiir, bir şiir daha. bir düzine kadar şiir yazdı o gün. kağıtları çantama attım.

akşam eve dönünce çıtır'ın "muska"larını açtım. kargacık burgacık harfleri sökmeye çalışarak okumaya başladım. okumaya başlar başlamaz da "feleğimi şaşırdım."

şiirin daniskasıydı bunlar.

biri şöyle başlıyordu söz gelimi:

"sabah olunca kasımpaşa'dan
serin serin sesler geliyor."

ertesi gün çıtır'ı çağırdım yanıma. şiirlerini çok sevdiğimi söyledim. "yazacaksın" dedim.

"ne hakkında yazayım?" diye sordu. "bana konu ver."

"evini yaz."

hemen sırasına çekildi. iki sayfalık bir "evimiz" şiiri yazdı.

"şimdi ne hakkında yazayım?"

"pazar yerini yaz."

iki sayfalık bir "pazar yeri" şiiri.

çıtır'a konu yetiştiremiyordum artık.

"terziler hakkında yaz."

tam dört sayfalık harika bir "terziler" şiiri çıkardı.

o şiirleri yıllarca sakladım. ama bir taşınma sırasında hepsi yok oldu. çıtır'ın şiirlerini yitirdiğime hala üzülürüm.

çıtır ne mi oldu? çoktan evlendi. şimdi anne. ve gizli şair.

(devam edecek..)

29.09.2016

uzun lafın kısası

george orwell: yalnız ve özgür insan her zaman yenilir.

erica jong: yitirecek bir şeyi kalmayan insan gerçekten özgürdür.

bertolt brecht: politika, ticaretin başka araçlarla sürdürülmesidir.

milan kundera: insanlık inanılmaz sayıda budala üretiyor. bir insan ne denli budalaysa, o kadar çoğalmak istiyor. üstün yaratıklar en fazla bir çocuk çıkarıyorlar, en iyileri de hiç çocuk yapmamaya karar veriyorlar. bu bir yıkım!

cesare pavese: vicdanlı sanatçı dışında her şey çamurdur.

cezmi ersöz: nerede iktidar varsa, orada bozulma vardır.

richard bach: heyecanlı, masum, sevgi dolu, ayakları yerden kesilmiş bir hayalperest, evrenin neşe, ışık ve kusursuzluk dolu bir yer olduğuna inanıyorsa ve yanılmışsa, öldüğünde ahmak olan hayalperest değil, evrendir.

narayana: yoksulluk her türlü felaketin kaynağıdır.

emre kongar: yaşamın kendisi bir mucizedir.

selim ileri: insanoğlu alışkanlıklarından bir türlü sıyrılamıyor. yeni bir hayatı bu yüzden pek az kişi özlemekte. çok acı çekiyoruz; ama farkında değiliz. yeni bir hayat gerekiyor, yeni bir insan kalabalığı, yeni bir toplum.

tom robbins: ölüm korkusu köleliğin başlangıcıdır.

andre gide: sevmekten sonra en büyük mutluluk sevgisini itiraf etmektir.

uğur mumcu: insanlara can güvenliği sağlayamamış bir düzene hukuk devleti denilemez. devrimcilerin faili meçhul cinayetlere kurban gittiği bir düzene demokrasi denilemez. yolsuzlukların devlet yetkililerini sardığı bir düzene anayasa düzeni denilemez. bu, katiller demokrasisidir. bu, hırsızlar düzenidir.

ayn rand: ne kadar öğrenirsek, hiçbir şey bilmediğimizi o kadar anlıyoruz.

27.09.2016

bir kadının mazeretleri

clarissa pinkola estes

bir kadının birbirine iliştirebileceği tüm mazeretleri işittim: "yetenekli değilim. önemli değilim. eğitimli değilim. bir fikrim yok. nasıl bilmiyorum. ne bilmiyorum. ne zaman bilmiyorum." ve içlerindeki en kötüsü: "zamanım yok." pişman olup bir daha asla yalanlar söylemeyeceklerine dair söz verene kadar onları altüst etmek, sarsmak istemişimdir hep. ama buna gerek kalmaz; çünkü bunu, düşlerdeki karanlık adam yapacaktır. eğer o da yapmazsa, o zaman bu işi bir başka düş aktörü üstlenecektir.

ruhun ve benliğin ıskartaya çıkarılmış, değersizleştirilmiş ve "kabul edilemez" boyutları karanlıkta öylece yatmaz; tersine, ne zaman ve nasıl bir özgürlük hamlesinde bulunacaklarının planlarını yaparlar. bilinçdışında fokurdayıp köpürürler, çağıldarlar, kaynarlar; ta ki bir gün üstlerindeki kapak, ne kadar sıkı kapatılmış olursa olsun, taşkın bir sel halinde ve kendi bildikleri gibi dışarıya ve yukarıya doğru patlayana kadar.

yazarlar, ressamlar, dansçılar, anneler, arayıcılar, mistikler, öğrenciler ya da gezginler; yazmayı, resim yapmayı, dans etmeyi, anneliği, araştırmayı, bakmayı, öğrenmeyi, talimi bıraktıklarında, gölge hayat ortaya çıkar. bunları yapmayı uzun zaman harcamalarına karşın, istedikleri sonuca ulaşamamaları ya da hak ettikleri kadar tanınmamaları ya da sayısız başka nedenler yüzünden bırakmış olabilirler. yaratıcı güç hangi nedenle olursa olsun durunca, tabii bir şekilde ona doğru akan enerji de fırsatını bulduğu her an ve her yerde yüzeye çıkabileceği yer altına iner. bir kadın, gündüzleri istediği her şeyi tam anlamıyla yapamayacağını hissettiğinden, garip bir ikili hayat sürdürmeye başlar. gündüz saatlerinde "miş" gibi yaparken, fırsatını bulduğunda bambaşka bir şekilde davranır.

bir kadın, hayatını güzel, temiz ve küçük bir pakete tıkıştırırmış gibi yaptığı zaman, aslında sadece bütün hayati enerjisini gölgeye sokarak yay gibi germektedir. böyle bir kadın, "iyiyim, ben iyiyim" der. odanın diğer köşesinden ya da aynada ona bakarız. biliriz ki iyi değildir. sonra bir gün bir zurnacıyla tanışıp bilardo salonu güzeli olmak için tippicanoe'ye kaçtığını duyarız. ve ne oldu diye şaşırırız; çünkü biliriz ki, zurnacılardan nefret etmektedir ve her zaman tippicanoe'de değil, orcas adası'nda yaşamak istemiştir. üstelik, daha önce bilardo salonlarından hiç söz etmemiştir.

kadınlar kendilerini bu şekilde kandırırlar. bir yandan ne türden olursa olsun hazinelerini fırlatıp atarken, diğer yandan da mümkün olan her şekilde ıvır zıvır şeylerin peşinden koşarlar. yazıyorlar mı? evet ama gizlice; bu yüzden de kendilerine destek olabilecek geri besleme bulamazlar. öğrenci olarak sınırlarını zorluyor mu? evet ama gizlice; bu yüzden de hiçbir yardım göremez ve ustası yoktur. sanatçı tamamen özgün işler üreterek riske mi giriyor, yoksa soluk taklitler sunarak örnek olmak yerine taklitçi haline mi geliyor? peki, ya hiç hırsları yokmuş gibi davranan ama kendisinin, halkının, dünyasının başarılarını yüreğinde hisseden tutkulu kadınlar? sıkı ve güçlü bir hayalperesttir, yine de kendini suskunluk içinde mücadeleye verir. sırdaşsız, rehbersiz, küçücük bir yüreklendirici bölüm bile olmadan yaşamak ölümcüldür.

vahşi olanın kapısında her zaman bir muhafıza ihtiyacı vardır; yoksa istismar edilecek ve hor kullanılacaktır.

içerideki ve dışarıdaki büyük tehlikeler karşısında ya da psişeyle veya gerçek hayatla ilgili vahim bir durumu gizlemek için iyi, terbiyeli ve uyumlu olmaya çalışmak kadını ruhsuzlaştırır. onu bilgisinden, hareket etme yeteneğinden koparır. yüksek sesle karşı çıkmayan, açlığını gizlemeye çalışan, içinde hiçbir şey yanmıyormuş gibi davranan masaldaki çocuk gibi modern kadınlar da aynı bozukluğa sahiptir ve anormal olanı normalleştirirler. bu bozukluk, bütün kültürlerde dal budak salmıştır. anormalin normalleştirilmesi, normalde durumu düzeltmek için sıçrayıp duran tinin can sıkıntısı, kendini beğenmişlik ve sonunda da yaşlı kadın gibi körlüğün içinde batıp kalmasına neden olur.

yaşam alanının yitirilmesinin özgür bir yaratığın başına gelebilecek en feci olay olduğunu çok iyi biliyoruz. sanki biz aynı şeylerle kuşatılmamışız, sanki biz bunlardan etkilenmiyormuşuz gibi, diğer yaratıkların doğal yaşam alanlarının kentler, çiftlikler, otoyollar, gürültü ve diğer uyumsuzluklarla çepeçevre işgal edildiğine ateşli bir şekilde işaret ediyoruz. hayvanların hayatlarını sürdürmeleri için en azından zaman zaman bir yuvaya, kendilerini hem korunmuş hem de özgür hissettikleri bir yere sahip olmaları gerektiğini biliyoruz.

bir kadına psişik olarak ölmekte olduğunu hissettiren şey daha fazla enerji, bilgi, fikir ve heyecan yatırımının olmamasıdır.

bir kadının depresyonlarının, can sıkıntılarının ve sayıklamalı kafa karışıklıklarının çoğu, yeniliğin, şevkin ve yaratıcılığın kısıtlandığı ya da yasaklandığı son derece sınırlı bir ruhsal yaşamdan kaynaklanır. kadınların doğal ve vahşi içgüdülerinin kültürel olarak kısıtlanması ve cezalandırılması yüzünden, yeteneklerinin hala büyük oranda çalındığını ve sakatlandığını görmezden gelemeyiz.

bir kadın kıtlık, esir düşme, içgüdülerinin yaralanması, yıkıcı seçimleri ve buna benzer diğer tüm yollarla iyice dibe vursa bile, unutmayın ki dip, psişenin yaşayan köklerinin bulunduğu yerdir. bir kadının vahşi temelleri tam da buradadır. yeni bir şeyi tekrar ekmek ve büyütmek için en iyi topraktır dip. bu anlamda dibe vurmak, son derece acı verici olsa da, aynı zamanda tohum ekmenin zeminidir.

peri masalları on sayfa içinde sona erse de, yaşamlarımız daha uzun sürer. bizler çok ciltli kitap takımlarıyız. hayatımızın bir bölümü duvara toslayıp yansa da, her zaman bizi bekleyen bir bölüm ve sonra başka bir bölüm daha vardır. doğrusunu yapmak, hayatlarımızı sahip olmayı hak ettiğimiz şekillerde biçimlendirmek için her zaman daha başka fırsatlarımız olacaktır. bir başarısızlıktan nefret ederek zamanınızı harcamayın. başarısızlık, başarıdan daha büyük bir öğretmendir. dinlemeyi öğrenin, devam edin.

hayat ve adanma birbirini tamamlar. kırmızı, hayatın ve adanmanın rengidir. coşkulu bir hayat yaşamak için çeşitli fedakarlıklarda bulunmamız gerekir. eğer üniversiteye gitmek istiyorsanız zaman ve parayı feda etmeli ve bu girişim üzerinde yoğunlaşmalısınız. eğer yaratmak istiyorsanız, yüzeyselliği, kısmen güvenliğinizi ve çoğu zaman sevilme arzusunu feda etmeli; en yoğun içgörülerinizi, en uzun menzilli görülerinizi düzene sokmalısınız.

25.09.2016

sınıfa yılmaz güney geldi

ülkü tamer

yılmaz güney'i aradım. epeydir birbirimizi görmemiştik. en yoğun çalışma dönemini yaşıyordu. setten sete koşturuyordu.

"bir gününü bana ayıracaksın." dedim.

"yarın buluşalım." dedi.

"yarın işin yok mu?"

"var ama boşver. ne yapacağız?"

"seni okmeydanı'na götüreceğim." dedim.

"hayrola.."

"benim sınıfa geleceksin."

ertesi gün yılmaz'la okula gittik. kıyamet koptu. değil sınıf, değil okul, mahalle birbirine girdi. yılmaz güney'in geldiği duyulmuş. biz sınıfta öğrencilerle sohbet ediyoruz, bütün okmeydanı okulun bahçesine toplanmış, "ya ya ya, şa şa şa, yılmaz güney çok yaşa!" diye bağırıyor. yılmaz pencereden halkı selamlıyor.

dersler tatil edildi. öğretmenler bizim sınıfa doluştu. benim çocukların keyiflerinden yanlarına varılmıyor. öyle ya, bir efsane ayaklarına kadar gelmiş, kendileriyle tek tek ilgileniyor, konuşuyor.

yılmaz gittikten sonra ortalık biraz yatıştı. sınıfta benim öğrencilerle baş başa kaldık. artık hepsi bir başka bakıyordu bana. karşılarında "küme"yi, "ünite"yi bilmeyen bir öğretmen değil, cüneyt arkın'ın, yılmaz güney'in arkadaşı vardı. kafalarında, yüreklerinde beni de o kata yerleştirmişlerdi.

güvenlerini "ders dışı" bir yolla da olsa kazanmıştım. öğrenciyken bile yaşamadığım yoğun bir çalışmaya girdim hemen. önce küme nedir, ünite nedir, öğrendim. şiiri, çeviriyi bir yana bıraktım; ders kitaplarını, yardımcı kitapları "hatmetmeye" koyuldum.

yılmaz'ın gelişinden yaklaşık bir hafta sonra, dersin ortasında kapı vuruldu. "girin!" dedim. gireni görünce de şaşkınlıktan donakaldım.

münir ağabey! münir özkul! beni arıyormuş. kamran yüce'ye sormuş. kamran, "okmeydanı'nda öğretmen" demiş. münir ağabey de kalkıp okulu bulmuş, gelmiş.

benden çok öğrenciler şaşırdı tabii. cüneyt arkın'dan, yılmaz güney'den sonra münir özkul! öğretmenlerini ziyarete geliyor!

münir ağabey'in geldiğini müdüre de haber vermişler. kapı güm diye açıldı. hikmet bey, bir süre sessizce baktı münir ağabey'e. sonra yanına koştu.

"allah allah?" dedi. "şu sanatkarlar da ne kadar mütevazı oluyorlar. kalkıp kalkıp okulumuza geliyorlar!"

"sanatkar"ların ziyaretleri daha sonraki aylarda da kesilmeyecekti. edita morris bile gelecekti sınıfa. bazı müzik derslerini ise "konuk öğretmen" olarak cenan akın'la cem karaca verecekti.

(devam edecek..)

23.09.2016

vahşi doğaya özlem

clarissa pinkola estes

hepimiz vahşiye özlemle doluyuz. bu özlemin kültürel olarak onaylanmış pek az panzehiri var. bize bu tür bir arzudan utanç duymamız öğretildi. uzattığımız saçlarımızı duygularımızı saklamak için kullandık. ama vahşi kadın'ın gölgesi gündüz ve gecelerimiz boyunca pusuya yatmış bir halde hala varlığını sürdürmekte. nerede olursak olalım, arkamızda tırıs halde giden bu gölge kesinlikle dört ayaklı.

vahşi benliğin dünyasına açılan kapılar az ama değerlidir. derin bir yara iziniz varsa, o bir kapıdır; eski, çok eski bir öykünüz varsa, o da bir kapıdır. gökyüzünü ve suyu tahammül edemeyecek kadar çok seviyorsanız, o bir kapıdır. daha derin bir hayatı, eksiksiz bir hayatı, makul bir hayatı özlüyorsanız, o da bir kapıdır.

vahşi doğayla bir ilişki geliştirmek, kadının bireyleşme sürecinin temel unsurlarından biridir. bu ilişkiyi kurmak için kadın karanlığa dalmalı; ama aynı zamanda telafisi mümkün olmayan bir şekilde tuzağa düşüp yakalanmamalı, oraya giden yolda ya da dönüşte öldürülmemelidir.

yıllarca vahşi kadın arketipinin mitsel hayatını taşıyan kadınlar sessizce ağladılar: "neden bu kadar farklıyım!? neden böyle garip -ya da ilgisiz- bir aileye doğdum?!" hayatlarının nerede fışkırmasını istedilerse, birileri hiçbir şey büyümeyecek şekilde toprağı tuzlamak için oradaydı. doğal arzularına gem vurmak için konan bütün yasaklar yüzünden işkence çektiler. doğanın çocukları olanlar, çatı altında saklandılar. bilim insanı olanlara, anne olmaları söylendi. bir şey icat etmek istediklerinde, pratik olmaları söylendi. yaratmak istediklerinde, bir kadının ev işlerinin hiç bitmediği söylendi.

kimi zaman en gözde standartlara göre iyi olmayı denediler ve çok uzun bir zaman boyunca gerçekten ne istediklerini, nasıl yaşamaya ihtiyaç duyduklarını kavramadılar. sonra da bir hayata sahip olmak amacıyla ailelerini terk etmenin, ölüme kadar süreceği yeminiyle umut bağladıkları bir evlilik yapmanın, daha aptallaştırıcı ama daha iyi maaşlı bir şeye sıçrama tahtası vazifesi görecek işleri seçmenin acı verici yönlerini deneyimlediler. yol boyunca, her yana saçılmış düşler bıraktılar.

kadınlar genellikle gün içindeki zamanlarının yüzde seksenini yaratıcı hayatlarını sekteye uğratan işler yapmaya harcayarak duyarlı olmaya çalışan sanatçılardı. senaryoların sonu olmasa da, değişmeden kalan bir şey vardır: çok erken bir dönemden itibaren negatif bir edayla "farklı" olarak gösterildiler. aslında tutkuluydular, bireydiler, araştırmacıydılar ve doğru içgüdüsel zihinlere sahiptiler.

yüreklerimizde umudun yükselişi olmasa, hayatlarımızda bize şundan bundan söz edecek sürekli ışık olmasa, her şeyin teskin edilebileceği, her şeyin doğabileceği bir gece olmasa, biz de kendi vahşi doğalarımızdan yararlanamazdık.

sezgiyle bağlantıyı güçlendirmenin yolu, kimsenin canlı enerjilerinizi, yani kanılarınızı, düşüncelerinizi, fikirlerinizi, ahlaki değerlerinizi, ideallerinizi bastırmasına izin vermemektir. bırakın, hayatınızın altüst oluşlarını kendi içsel döngüleriniz düzenlesin, dışınızdaki başka güçler, kişiler ya da içinizdeki negatif kompleksler değil.

kadın doğasının vahşi yeraltında yaşayan bir varlık vardır. bu yaratık bizim duyusal doğamızdır ve herhangi bir bütünsel yaratık gibi, onun da kendi doğal ve besleyici döngüleri bulunur. bu varlık kimi zaman araştırıcıdır, ilişkiye dönüktür ve enerjiyle sıçrar; kimi zamansa sessizdir. müzik, hareket, yiyecek, içki, huzur, dinginlik, güzellik, karanlık gibi duyumları içeren uyaranlar karşısında hassastır.

vahşi doğanın bize sunduğu şey budur: odaklaşmak, durup bakmak, koklamak, dinlemek, hissetmek ve tatmak yoluyla önümüzde ne olduğunu görme yeteneği. odaklaşmak, sezgi dahil, duyularımızın tümünün kullanılmasıdır. kadınların bu dünyaya gelmelerinin amacı, kendi seslerine, kendi değerlerine, düş güçlerine, uzağı görme yeteneklerine, duru görülerine, öykülerine ve eski anılarına sahip çıkmaktır. bunlar da odaklanma ve yaratmanın işidir. odağı kaybettiyseniz, sadece oturun ve öylece kalın. fikri alıp öne arkaya sallayın. bir kısmını tutun, bir kısmını da atın, kendini yenileyecektir. daha fazlasını yapmanıza gerek yoktur.

vahşi kadın, cesaret eden, yaratan ve yıkandır. bütün yaratıcı eylem ve sanatları olası kılan ilksel buluşçu ruh odur. o, etrafımızda bir orman yaratır ve biz de hayata bu yeni ve özgün açıdan bakmaya başlarız.

21.09.2016

malkoçoğlu okmeydanı'nda

ülkü tamer

cüneyt arkın'ı fahrettin cüreklibatur olduğu, öykü yazdığı günlerden tanıyordum. annemin memleketlisiydi. eskişehirliydi. tıp fakültesi'ne gidiyordu o sıralarda. şiir yazmayı bırakmasına üzüldüğüm, üzülmekten de öte içerlediğim cengiz çelikten'le dolaşırlardı hep.

o gün okuldan çıkar çıkmaz cüneyt'i buldum. "yarın çekimin var mı?" diye sordum.

"hayır." dedi.

"hazırlan öyleyse, benim okula gidiyoruz."

"peki." dedi hemen.

"ama önce cağaloğlu'na gidip kırk dört öğrenciye bir şeyler alacaksın." dedim. "herkese üçer defter, üçer kalem, birer cetvel, birer suluboya takımı vb."

ertesi gün nerede buluşacağımızı kararlaştırdık.

buluştuğumuzda noel baba gibiydi cüneyt. arabasının bagajını armağanlarla doldurmuştu.

okula vardığımızda ilk ders başlamış, öğrenciler sınıflarına girmişti. müdürün odasına gittik. hikmet bey, cüneyt'i görünce gözlerine inanamadı.

benim çocuklar da.

sınıfın kapısını açıp da içeri girdiğimizde önce bir sessizlik kapladı ortalığı. sonra çığlıklar yükseldi: "cüneyt arkın! cüneyt arkın!"

herkese armağanları dağıtıldı. sonra yine sessizlik.

"hadi" dedim çocuklara. "cüneyt bey'e bir şeyler sorun bakalım."

nihat adlı bir öğrencim vardı. parmağını kaldırdı. ayağa kalktı. sorusunu patlattı:

"dünyamızın güneş'ten uzaklığı kaç kilometredir?"

cüneyt şaşkınlıkla bana baktı. sanki tahtaya kaldırmışım onu, bilemezse sıfır vereceğim.

neyse, azmi yetişti imdada:

"ilk filminizi ne zaman çevirdiniz?"

bu arada kapı açıldı. öğretmenlerden biri. başka bir sınıfta okuyan oğlunu içeri itiyor:

"hocam, bu da istifade etsin."

ders arasında okul birbirine girdi. cüneyt'i müdürün odasına zor attım. bütün öğretmenler orada toplanmış. çaylar içildi. sonra ünlü oyuncumuzu alkışlar arasında yolcu ettik.

kadın öğretmenlerden biri yanıma yaklaştı. "aşk olsun hocam." dedi. "insan bir gün önceden söyler. saçımızı yaptırırdık."

sınıfa girmek üzere koridordan geçerken benim öğrencilerden birinin sesini duydum. bir başka çocuğa caka satıyordu:

"sen ne diyorsun be! bizim öğretmen cüneyt arkın'ın arkadaşı!"

tamam! öğrencilerin güvenlerini ders dışı yollarla sağlamak yolunda önemli bir adım atılmış, "operasyon"un ilk bölümü başarıyla tamamlanmıştı.

sıra, yılmaz güney'deydi.

(devam edecek..)

19.09.2016

kurtlarla koşan kadınlar

clarissa pinkola estes

iyi gelişmiş animusun mükemmel sınırları vardır.

ruhtan gelen yaşantıyı, salt egodan gelen yaşantıdan ayıran üç şey vardır: yeni yöntemleri hissetme ve öğrenme yeteneği, kötü de olsa yoldan ayrılmama azmi ve zamanla derin sevgiyi öğrenme sabrı. ego ise şiddetli bir öğrenmeden kaçınma isteği ve eğilimine sahiptir.

insan acılarının çoğunun nedeni, özensiz bir yetiştirilmeden kaynaklanır.

güçlü olmak, kas geliştirip şişirmek anlamına gelmez. insanın, kaçmadan kendi tanrısallığıyla buluşması, kendi kafasına göre vahşi doğayla iç içe bir hayat yaşaması anlamına gelir. öğrenebilmek, bildiklerimize katlanabilmek anlamına gelir. dayanmak ve yaşamak anlamına gelir.

hayatlarımızda ortaya çıkan bütün olumsuz ve sancılı olaylar doğal bir sansüre uğrar.

en derin çalışma, genellikle en karanlık olandır. en kötüsünü araştırmaktan korkmayın. bu sadece yeni içgörüler yoluyla ruh gücünün artmasını sağlar ve kişinin hayatıyla benliğini yeniden gözden geçirmesine olanak tanır.

birçok kadının uyanıklığı ve kavgacı doğası, bilince, onun üzerinde etkili olacak denli yakın değildir.

cultura cura, kültür iyileştirir.

hayat bize rahatsızlığın çözümünün her zaman karşıtında yattığını öğretir: can sıkıntısının tedavisi yeni eylemlerdir, yalnızlığın tedavisi yakınlıktır, kendini cenderede hissetmenin tedavisi münzeviliktir.

öyle basit şeyler vardır ki, asla bilinemezler.

köpekler evrenin büyücüleridir. yalnızca varlıklarıyla bile, somurtkan insanları gülümseyen insanlara, üzgün insanları daha az üzgün insanlara dönüştürür ve ilişkiler doğururlar.

öğrenci hazır olduğunda öğretmen ortaya çıkar.

cehalet, hiçbir şey bilmemek ve iyinin cazibesine kapılmaktır. masumiyetse her şeyi bilmek ve yine de iyinin cazibesine kapılmaktır.

bir hayat çok fazla kontrollü olduğu zaman, kontrol edilemeyecek kadar az hayat kalır.

insan, kendisi olma ve nereye ait olduğunu bulma konusunda uygun bir güç -mükemmel değil, orta derecede ve işe yarar bir güç- geliştirdiğinde, dışardaki toplumu ve kültürel bilinci ustalıkla etkileyebilir.

bir tanrının soluğu ile bir insanın soluğunun karışması, o kişinin yoğun ve kutsal bir şiir yaratmasını sağlar.

carl gustav jung: tinsel yoksulluğumuzu basitçe kabullenmek çok daha iyi olacaktır. tin ağırlaştığında suya döner. bu nedenle ruhun yolu, suya giden yoldur.

ölmekte olan her şeyde, üzerinde dikkatli çalışırsak yararlı hale gelen bir yararsızlık bulunur.

bir insanın yapmış olabileceği, yapıyor olduğu ya da yapabileceği hiçbir şey, bağışlamanın sınırları dışında değildir. insan bir adaletsizlik yaptığında, bu konuda mutlak gerçeği söylemedikçe, bununla yüzleşmedikçe iyileşemez.

dünyaların en iyisinde bile ruhun zaman zaman tazelenmeye ihtiyacı vardır.

yüreğin yolu, yaratmanın da yoludur. yaratmak bir dizi doğum ve ölümden başka bir şey değildir. korumacılık hiçbir şey yaratmaz, bencillik hiçbir şey yaratmaz, yapışıp kalmanın ve feryat etmenin hiçbir etkisi yoktur. ancak gitmesine izin vermek; yüreğini, büyük davulu, vahşi doğanın büyük aletini sunmak, ancak bunlar yaratır.

17.09.2016

öğretmenlik serüveni başlıyor

ülkü tamer

askerliğimi yedek subay öğretmen olarak yaptım. istanbul'da, okmeydanı'nda istiklal ilkokulu'na verdiler beni. 1960'ların ikinci yarısı. okmeydanı şimdiki okmeydanı değildi o zamanlar. ne çevre yolu, ne koca koca yapılar.. darülaceze'yi geçince bir iki gecekondu. şark kahvesi. iki katlı istiklal ilkokulu.

okula gidip müdüre "teslim oldum." "seni dördüncü sınıfa verelim." dedi hikmet bey. aldı beni, sınıfıma götürdü. kırk dört çocuğa "işte öğretmeniniz" dedi. bana döndü, güldü. "hepsinin eti de senin, kemiği de senin." çıktı gitti.

bir süre öğrencilerimle bakıştık. nasıl biri olduğumu anlamaya çalışıyorlardı. adımı söyledim. onların da kendilerini tanıtmasını istedim. hepsi sırayla adını söyledi. sonra yine sessizlik.

sonunda sessizliği azmi bozdu: "bugün küme çalışması yapacak mıyız, öğretmenim? ünitemiz.."

küme, ünite.. ne ola ki bunlar? bizim zamanımızda böyle şeyler ne gezer! kurs falan da görmedik. askerlik şubesine, oradan milli eğitim müdürlüğüne, oradan da okula. öğretmenliğin abc'sini değil, a'sını bile bilmiyoruz.

"bugün ders yok." dedim. "birbirimizi tanıyacağız."

öğrencilerden önce yoksulluğu görmüştüm sınıfta. çocuklardan çoğunun defteri bile yoktu. kurşun kalemlerini yonta yonta, iki santim kalıncaya kadar kullanıyorlardı. kimi geceleri kasımpaşa'da bir sinemada gazoz satıyor, kimi kahvede çıraklık ediyor, kimi dikiş dikiyordu. muharrem adlı bir öğrencim vardı. ilk derste neredeyse kara tahtaya adını bile yazamıyor, ancak ikinci derste açılıyordu. nedenini araştırdım. erkenden kalkıyor, okula gelmeden önce bir kaynakçının yanında çalışıyormuş. bu yüzden gözleri bir süre hiçbir şeyi doğru dürüst seçemiyordu.

o kadar yoksul bir çevreydi ki, çocuklardan birinin annesi 25 kuruş için sınıfı bastı. bir gün dersin ortasında kapı güm diye açıldı. bir kadın daldı içeri. çocuklardan birini sille tokat dövmeye başladı. kadını zor çıkardım dışarı. oğlu o sabah okula gelirken masanın üstündeki 25 kuruşu yürütmüş meğer. kadın o parayı kim bilir ne için ayırmış, saklamış. onlar için 25 kuruş okul basacak kadar önemliydi.

yazılarının nasıl olduğunu görmek istedim. "okulun adını yazın." dedim. yazdılar. kırk dört kişiden sadece altısı "istiklal ilkokulu"nu doğru yazabildi. ben de kalkmış, yazıları güzel mi diye bakacağım! dördüncü sınıf öğrencisi bunlar. ikinci sınıfta bile bu yanlışlar yapılmaz.

işim hiç de kolay olmayacaktı. her şeyden önce çocukların güvenini kazanmalıydım. bana güvenmeleri için hiçbir neden yoktu şimdilik. öyle ya, "ünite" deyince, "küme" deyince boş boş bakıyordum. bu güveni "ders dışı" bir yolla sağlamalıydım.

"söyleyin bakalım" dedim. "en sevdiğiniz sinema oyuncusu kim?"

sınıfın yarısı cüneyt arkın, yarısı yılmaz güney dedi.

yaşasın! güvenlerini kazanacak bir yol bulmuştum. cüneyt de, yılmaz da arkadaşımdı. onları getirecektim okula.

getirdim de.

(devam edecek..)

15.09.2016

aşk ve acı

frida kahlo

bedenim bitkin. ve bundan kaçmam mümkün değil. tıpkı hayvanlar gibi kendi ölümümün gelip de yaşamımın ta içine yerleşmeye başladığını duyumsuyorum. bu öylesine güçlü bir duygu ki, tüm mücadele olanağımı yok ediyor. herkes benim mücadele etmeme öyle alıştı ki, kimse inanmıyor bana. yanılmış olabileceğimi düşünmeye cesaretim yok artık; bu tür parlak fikirler gitgide daha az geliyor aklıma.

bedenim beni bırakacak. oysa ben hep o bedenin kurbanı olmuşumdur; biraz asi de olsa bir kurban işte. biliyorum, aslında birbirimizi yok edeceğiz; böylece mücadelenin sonunda ortaya hiçbir galip çıkmayacak. düşüncenin, sırf hasar görmemiş olmasından ötürü, tenden oluşan öteki maddeden kopabileceğini düşünmek ne hoş ve sürekli bir yanılsama!

kaderin cilvesine bakın ki, hala bu eter kokusuna, bendeki bu alkol kokusuna, kutularında istiflenen ölü parçacıklardan ibaret olan ilaçlara, odaya getirmeye çalıştıkları düzene, kül tablalarına, yıldızlara tekmeler savuracak gücümün olmasını isterdim.

geceler uzun. her dakika beni ayrı bir dehşete düşürüyor; her yanım, her yanım sancıyor. insanlar benim için kaygılanıyorlar. bense bunu engellemek istiyorum. ama insan kendi kaderini değiştiremezken, başkalarının kaygılanmasını nasıl engelleyebilir ki? şafak hep çok uzaklarda. şafağın atmasını mı arzuluyorum; yoksa asıl istediğim gecenin daha da derinine mi dalmak, bilmiyorum. evet, belki de aslında her şeyi bitirmek istiyorum.

yaşam, üstüme böyle varmakla gaddarlık ediyor bana. bu oyunda kağıtları daha iyi dağıtmalıydı. payıma çok kötü bir el düştü. bedenimde kara bir tarot var.

yaşam, belleği icat etmekle gaddarlık etmiş. en eski anılarını ayrıntılarıyla içlerinde taşıyan ihtiyarlar gibi, ölümün kıyısına gelmişken belleğim, güneşin çevresinde dönüyor ve neleri aydınlatmıyor ki o güneş! her şey mevcut, hiçbir şey yitmemiş. tıpkı, size daha da canlılık verecek, içinizi acıyla zonklatan gizli bir güç gibi: hiçbir gelecek olmadığının kesinliği karşısında geçmiş büyüyor, kökleri genişliyor, bendeki her şey bir kök tabaka halinde; renkler her tabakada saydamlaşıyor, en ufak görüntü mutlaklaşma eğiliminde, yürek kreşendo atıyor.

ama resmetmek, tüm bunları resmetmek artık olanaksız.

ah, dona magdalena carmen frida kahlo de rivera, topal majesteleri, kırk yedi yılın geçtiği bu kavurucu meksika sıcağında, iliğine kadar yıpranmış, sancı her zamankinden bin beter kasıp kavururken, onarılması olanaksız bir durumdasınız işte!

ihtiyar mictlantecuhtli,* tanrım, kurtar beni!

* azteklerde ölüm tanrısı.

13.09.2016

sağcı düşünce

uğur mumcu

demokratik bir toplum için en büyük tehlike yolsuzluklara, karanlık cinayetlere ve haksızlıklara karşı kamuoyunun duyarlılığını yitirmesidir. yaşadığımız olaylar, demokrasimiz için bir utanç sayfasının kanlı satırlarıdır. unutmayalım ki bazı insanlar cinayetlere, haksızlıklara ve yolsuzluklara susarak da katılmış olurlar.

her ülkede, her dönemde, ayrıcalıklı kesimlerin "bekçi köpeği" olmaya alışık "eşkıya" bulunur. bunlar, karanlık merkezlerden emir alıp arı kovanlarına çomak sokanları ısırmaya çalışırlar.

çağdışı politikacıların kör belleklerine şu gerçeği bir türlü sokamadık: sosyal olaylar birer "zabıta vakası" değildir. toplum içindeki çatışmalar, bu toplumun temellerini oluşturan ekonomik ve siyasal temellerden doğmaktadır. olaylara sadece ceza yasası penceresinden bakıp "onu da atın içeri. bunu da atın içeri. öbürünün sesini kesin!" gibi "zabıta tedbirleri" ile halkın uyanışını önleyebilmiş bir iktidarı, dünya tarihi şimdiye kadar kaydetmemiştir. insanların beyinlerinde ve yüreklerinde oluşan bilinç ve duygu nehirleri, yüzyıllardır karanlık köprüleri fırlatıp atmakta ve çağımız aydınlık aşamasına doğru akmaktadır.

düşünceler, tehlikeli ve tehlikesiz diye ikiye ayrılmaz; aşırı olan ve aşırı olmayan düşünce ayrımı da hiçbir açıklık sağlamaz. düşünceler, ancak yanlış düşünce, doğru düşünce diye ikiye ayrılabilir. bu düşüncelerin yanlışlığı ve doğruluğuna da özgür bir toplumda ancak halk karar verebilir.

ideolojik maksat.. aşırı cereyan.. tehlikeli düşünce.. fikir suçu.. bunlar hep, ülkede emekçiden yana bir düzen isteyenler için kullanılmıştır. siz hiç sağcılıktan yargılanan bir fikir suçu gördünüz mü? görmemişsinizdir; çünkü ideolojiden yoksun olmak, fikirden de yoksun olmak demektir.

"milli birlik ve beraberlik ruhu", sağcı politikacıların kullana kullana eskitemedikleri bir kalkan gibidir. türkiye'de "milli birlik ve beraberlik ruhu", sağcı iktidarların, başta ulusal güvenlik olmak üzere ülkenin birçok sorununun halkın gözleri önünde tartışılmasını önlemek için başvurdukları bir demagoji silahıdır.

ismet inönü: bir memlekette namus erbabı en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça gerçek kurtuluş yoktur.

olağanüstü dönemde türk soluna kan kusturmuş olanların birer ikişer banka yönetim kurullarına, umumi mağazalara, özel şirketlere bol ücretle oturmaları kapitalizmin gereğidir. hepsi de aşırı akımlara karşıdır. hepsi de son bağımsız türk devletinin komünistlerin ellerine geçmemesi için kanlarının son damlasına kadar savaşmaya hazırdırlar. hepsi de marksistlerin kafalarının ezilmesi konusunda milli birlik ve beraberlik ruhu içindedir. hepsi de demokrasiye bağlıdır. onların hep birlikte korudukları, bizlerin ise değiştirmek istediğimiz düzen budur işte.