başucu kitaplığı | sözlükçe | oda sineması | okuma listesi | iletişim

piktobet.net adresi geçici olarak erişime kapalı.

23.08.2016

ada

aslı erdoğan

"ada, bir venüs ülkesi gibi denizden doğdu, her daim güzel köpüklerden." bu cümleyle başlar cabrera infante, ince uzun, mahzun adanın, küba'nın öyküsüne. "denizle körfezin arasında yükselen, mercanadalar ve kumluk kıyı adalarıyla taçlanan, akıntıyla okyanusa bağlanan ada bugün de orada. işte orada.." tarih genellikle galibin yanında pervasızca durur; kızılderililer söz konusuysa kalemle kılıç tam bir işbirliğine girişir. "tarih, işlerini iş edindiği beyaz adam'ın gelişiyle başlar."

elbet beyaz adam'dan çok önce yerliler vardı. kendilerini kaşif ya da fatih diye adlandıranlardan çok önce tainolar, arawaklar, karibler vardı. ispanyolların yeni bilenmiş kılıçlarını denemek için kullandıkları barışçıl arawakların tersine, karibler acımasız, gözüpek, gururluydular. ateşle demirin önünde kaybetmeye yazgılı olduklarını anladıklarında toplu intiharı seçtiler.

bilinen ilk kızılderili-beyaz çatışması, kariblerle kolomb'un adamları arasında, st. croix adası'ndaki oklar körfezi'nde yaşandı. son ferdine dek yok olan bu halktan geriye bütün adalara takılan ad kaldı: karayibler.

kendi abartılı profilini madeni paraların üzerinde seyretmek zorunda kalan kızılderililer denli hüzünlü infante'nin de aktardığı efsane oldukça bilinir. biz kızılderili reisi yakılmak üzeredir. iyilikseverliği, yüce gönüllülüğü dehşetine ağır basan bir papaz yaklaşır yanına. isa'nın yolunu seçmek için son bir fırsat sunmakta, karşılığında cennet vaat etmektedir. şef kırık dökük ispanyolcasıyla sorar: "kimler var cennette? senin gibiler mi?" "elbette" der papaz sevecen bir sesle, "iyi insanlar." şef yakıcı dumanın arasından ağır ağır konuşur: "o zaman cehenneme gideyim, daha iyi."

kölelerin koca koca yüzyıllara yayılan, kuşaktan kuşağa aktarılan trajedileri de suskunluğun, unutuşun karanlığına gömülü. belgeler var elbet; alım satım, zayiat, kaçakları avlama vb. örneğin öldürücü küba tazısı köle avcılığı için üretilmiş. ender durumlarda, adı sanı bilinmeyen efsanevi direniş liderlerinin, isyancıların öyküsü derin mezarlardan seslenmeyi başarır. oysa belki kölelerin gerçek sesini ulaştıran müziktir. tüketilmiş, yağmalanmış, kamçılanmış kölenin toprak zeminli kulübelerde yarattığı müzik.

infante gravürlerden, eski ve kanlı fotoğraflardan, küçük, kişisel, korkunç anılardan, kapkara imgelerden, duvar yazıları ve halk şarkılarından bir küba tarihi kurar. son noktayı hep alaycı ölümün koyduğu sayısız -gerçek- öykü anlatır. söz gelimi havana sokaklarında şafağa karşı dolaşan süt kamyonları. içlerinden biri vardır ki, en ihtiyatlısıdır. farları hep yanar, ağır ağır gider, sapaklarda aksatmadan sinyal verir. karakollardan toplanan muhalifleri taşımaktadır. talihlileri sorgusuz öldürülmüştür, diğerlerini akrabaları teşhiste zorlanır. sekiz-on satırda verilen yaşam öykülerinden biriyse tarak yaparak geçimini sağlayan melez bir şaire ait. en büyük düşünü gerçekleştiren, yani ona uluslararası ün kazandıran şiirini idamından bir gece önce yazar, ki aslında uzun bir duadır bu. 2717 nolu mahkuma gelince.. iki ayrı rejim tarafından hapsedilmiş, açlıktan tükeninceye dek iktidarla tartışmayı sürdüren bir öğrenci hareketi lideridir. devrimciler, karşıdevrimciler, isyanlar, savaş kaçakları, generaller, sürgünde karşılaşan işkencecilerle kurbanları, cellatlar, askerler, oğullar ve anneler.

öteki'nin tanınmaması, dilsizleştirilmesi, reddedilmesi, nesneleştirilmesi üzerine kurulmuş her ilişki bir tahakküm ilişkisidir ve kaçınılmaz biçimde zulüm içerir. kendini toplumun üzerinde gören, dokunulmaz, sorgulanmaz, kutsal ilan eden devlet, şiddeti tekeline alır, bireylerin ve toplulukların haklarını sistematik biçimde çiğner. bu hakları peşinen reddetmek, taleplere karşı uygulanan şiddeti meşru kılar. yalnızca kendi koşullarında barış istemek, aslında barış istemek değildir. kalıcı bir barış, adil bir barıştır, her şeyden önce. herkes için barış, eşit koşullarda barış.

ilk okuyuşta gözden kaçan öykülerden biri aslında çok basit. üç çocuk, esperanza sokağında bir eve saklanır, polisçe yakalanır ve pazar yerinde öldürülür. can alıcı olan, bu üç yarı çıplak, yalınayak çocuğun ev sahibine söyledikleri: "n'olur, bizi saklayın. zorbalık peşimizde."

onları kovalayanın polis değil de zorbalığın ta kendisi olduğunu kavramaları, somut bir durumdan soyut ve genel bir kavrama ulaşmaları, kişisel bir yazgıdan yola çıkıp insan yazgısının farkına varmaları.. belki de anahtar sözcük zorbalık. kılıktan kılığa giren, her yüze kolayca yapışan, herkese kendi dilini, kendi yöntemlerini bulaştıran zorbalık. ve zorbalığın bulunduğu her yerde ayrıkotu gibi filizlenen, yalnızca kendi yaşama arzusuyla beslenen, boy atan başkaldırı, direniş, umut.. "ve ada hep orada olacak. hep öyle güzel, hep öyle yeşil, hep öyle ölümsüz, hep öyle sonsuz."

21.08.2016

mücadele

milan kundera

küçük bir araba, çakıllı yolda bir ırmak boyunca ilerliyor. sabahın soğuğu, bir banliyönün sonuyla kırsal bölge arasında bir yerde kalan, evlerin, seyrek yayaların hiç olmadığı bu sevimsiz manzarayı daha da öksüzleştiriyor. araba yolun kenarında duruyor; içinden bir kadın iniyor, genç ve çok güzel. tuhaf şey: kadın arabanın kapısını öyle umursamaz bir hareketle itti ki, araba kesinlikle kilitlenmedi. hırsızların kol gezdiği çağımızda, bu beklenmedik umursamazlık ne anlama geliyor? kadın dalgın mı?

hayır, dalgın olduğu izlenimini vermiyor, tersine yüzünden kararlılık okunuyor. bu kadın ne istediğini biliyor. bu kadın baştan ayağa irade. yolu takip ederek, ırmağın üzerindeki köprüye kadar olan yüz metreyi yürüyor, köprü bayağı yüksek ve dar, araçların girmesi yasak. köprüde yürüyüp diğer kıyıya doğru yöneliyor. birçok kez etrafına bakınıyor, hayır, kendisini bekleyen biri varmış gibi değil, kendisini bekleyen biri olmadığından emin olmak isteyen biri gibi bakınıyor. köprünün ortasına vardığında, duruyor. ilk bakışta tereddüt ediyormuş gibi geliyor ama hayır, tereddüt değil bu, ansızın bastıran bir kararlılık eksikliği de değil, tersine yoğunlaşmasını kuvvetlendirdiği, iradesini daha da sağlamlaştırdığı bir an bu.

kadın bacağını korkuluğun üzerinden atıyor ve kendini boşluğa bırakıyor. düşüşü sona erdiğinde, su yüzeyinin sertliğiyle şiddetli bir sarsıntı yaşadı, soğuktan felce uğradı ama uzun birkaç saniyenin ardından yüzünü kaldırdı ve iyi bir yüzücü olduğu için, özdevinimi ölme iradesine karşı ayaklandı. başını tekrar suya daldırıp su yutmaya, soluk alışverişini durdurmaya zorladı kendini. tam o anda bir çığlık duydu. biri onu görmüştü. ölmenin kolay olmayacağını, en büyük düşmanının hükmedemediği iyi yüzücü refleksi değil, hesaba katmadığı biri olduğunu anladı. mücadele etmek zorunda kalacaktı. ölümünü kurtarmak için mücadele etmek.

19.08.2016

süleyman demirel

uğur mumcu

türkçede bir söz vardır, "havadan sudan para kazanmıştır." denir. bugün sizlere, "su" işlerinden para kazanmış bir müteahhitten söz edeceğim.

müteahhidin adı "süleyman demirel"dir. demirel, 1960 dönemi geldiğinde, devlet su işleri genel müdürü'ydü ve henüz askerlik görevini yapmamıştı. bugüne kadar demirel'in bir devlet memurundan daha çok para kazandığını kimse söyleyemez. öyleyse nasıl zengin oldu demirel?

şöyle:

yüksek mühendis süleyman demirel, bir yandan odtü'de öğretim görevlisi olarak çalışırken, öte yandan da müteahhitlik yapmaktaydı. o günlerde, üniversitenin içme suyu inşaatı da ihaleye çıkarıldı. inşaatın keşif bedeli 5 milyon 750 bin liraydı. demirel,

"ben bu inşaatı 4 milyon 100 bin liraya yaparım." diyerek hemen kolları sıvadı. fakat ortaya küçük bir pürüz çıktı. üniversite yönetmeliği, üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışanların bu tür ihalelere girmelerini yasaklamaktaydı. bir süre sonra bu pürüz de giderildi. üniversite hukuk müşavirliği,

"ek görevle üniversitede çalışanlar ihalelere girebilir." diye yorum yaptı ve demirel, üniversitenin içme suyu inşaatını üzerine almış oldu.

su tesisat inşaatı için gerekli ithal malzemesinin vergi ve gümrük resmine bağlı olduğunu bilen demirel, bir süre sonra üniversite rektörlüğüne başvurarak,

"odtü bir kamu kuruluşudur. bu nedenle bu vergi ve resimleri ödememek gerekir." dedi. demirel ayrıca bu sonucu sağlamak için imar ve iskan bakanlığına başvurarak devlete vereceği vergilerden kurtulmak istedi. demirel'in dilekçesi bakanlıkta, bakanlık "amme tesisleri dairesi başkanı" mehmet uslu'nun önüne geldi. uslu,

"bu vergi ve resimlerin ödenmesi gerekir." dedi. dedi ama kendisi izindeyken yerine bakan raşit yalvaç,

"bu kamu kuruluşudur. bu kuruluşta ihaleyi üzerine alan da demirel'dir. öyleyse demirel devlete gümrük vergi ve resmi vermemelidir." gerekçesiyle demirel'e ayrıcalık tanıdı.

bu usulsüzlüğe, üniversite inşaat başkanı itiraz etti. 9 ocak 1963 tarihli ve 715/49-53 sayılı yazıda başkan muhittin kulin,

"demirel'e tanınan ayrıcalık yasalara aykırıdır." diye diretti. aynı günlerde devrin imar ve iskan bakanı fahrettin kerim gökay, 5 kasım 1963'te üniversite'ye başvurarak,

"gerekli malzemenin gümrük veya gider vergisinden muaf tutulması hususunda verilen belgelerin müteahhit süleyman demirel tarafından kendi çıkarına kullanılıp kullanılmadığını sordu. bu yazı üzerine mütevelli heyet toplandı ve demirel'i haklı buldu. böylece demirel, 700 bin liralık bir ithalat dolayısıyla ödenmesi gereken 200 bin lirayı devlete ödemedi. bu 200 bin türk lirası havadan süleyman demirel'in cebine iniverdi.

ayrıcalıklar bununla da bitmedi. 4 milyonluk ihale için demirel'e 2 milyon 100 bin liralık "avans" da verildi. oysa yapılan mukavelede böyle bir hüküm yoktu. demirel bu parayı herhangi bir bankadan alsa, % 18-20 faiz ödeyecekti. avans almakla bu faizden de kurtularak yine havadan 150 bin lira kadar bir para daha kazandı.

demirel bununla da yetinmedi.

mukaveleye göre, demirel'in su tesislerini 30 haziran 1963'te bitirmesi gerekiyordu. eğer inşaat erken bitirilirse kendisine erken bitirme primi ödenecekti. demirel 14 nisan 1963'te işi bitirdiğini ileri sürüp 2 ay 9 günlük erken bitirme primi alarak 248 bin lira daha kazanmıştır. fakat iş demirel'in bildirdiği tarihte bitirilmiş değildi. 23 ekim 1963'te rektör yerine imza atan orhan alsaç, demirel'e gönderdiği mektupta,

"eksikliği tamamla!" demişse de demirel işi erken bitirdiği gerekçesiyle 248 bin lirayı kasaya çoktan yerleştirmiştir. yani demirel, gecikme dolayısıyla üniversiteye tazminat ödemesi gerekirken, erken bitmiştir gerekçesiyle ödüllendirilmiştir. bir de,

"borular zamanında yerleştirilmesi." diyerek 65 bin lira tazminat istemiş ve almıştır bu arada.

demirel'in yaptığı işin kesin kabulü 15-25 temmuz 1964 tarihleri arasında yapılmıştır. üniversite inşaat başkanlığından yük. müh. şevket göloğlu, 17 kasım 1964 tarihli raporunda,

"su tesisleri kusurlu yapılmıştır. teknik kusur ve hatalar dolayısıyla, geçen bir yılda 650 bin lira kayıp olmuştur." diyerek bu "barajlar kralı"nı yerden yere vurmuşsa da, demirel yine kazanacağını kazanmıştır. bu rapor üzerine rektör, iller bankası, devlet su işleri ve bayındırlık bakanlığı mühendislerinden oluşan bir kurula konuyu inceletmek istemişse de, orhan alsaç, "iç bünyede bir araştırma" yapmakla yetinilmesini önermiştir.

iç bünyede yapılan araştırmada da aksaklıklar saptanmış ve bunların giderilmesi için 25 bin marklık malzeme sipariş edilmiştir. bunun da türk parası ile değeri 100 bin liradır. bu 100 bin liranın demirel'den alınması gerekirken, bu konunun üzerine de gidilmemiştir. birtakım "masonik" ilişkiler de etkili olmuştur bu işlerde.

özetleyelim: demirel, 4 milyonluk küçük bir ihaleden 313 bin lira prim, 150 bin lira gümrük bağışıklığı, 150 bin lira avans karı, 100 bin lira tesisat noksanlığı olmak üzere, 713 bin lira açıktan para kazanmıştır.

işte "havadan" ve "sudan" böyle para kazanılır.

17.08.2016

düğün ve cenaze

jodi picoult

mükemmel şeyler uzun sürmez.

zekanın en büyük göstergesi, etrafınızı sizden daha bilgili insanlarla doldurabilmektir.

bütün sevdiklerin hayatında iki kez bir araya gelir: düğününde ve cenaze töreninde.

geçmiş sadece geleceğin sıçrama tahtasıdır.

bazen bir yabancıyla konuşmak daha kolay olur. sorun şu ki, kalbinizi açıp birisinin görmesini sağladığınızda, o kişi sizin için artık isimsiz biri değildir.

müzeye soktuğunuz takdirde her şey -pisuvar veya karton kutu bile- sanat olabilir.

her hayatın bir albümü vardır. müzik belleğin dilidir. dinlediğimiz müzik kim olduğumuzu tanımlamayabilir. ama başlamak için iyi bir yerdir. metal grupların slow parçalarını dinleyen bir adama güven olmaz.

istediğiniz şeyi elde ederken dikkatli olun; sonunda sizi hayal kırıklığına uğratabilir.

hayatta da pentatonik gam olduğunu hayal edin; hangi adımı atarsanız atın yanlış notaya vuramayacağınızı düşünün.

önemli olan ulaşılmak istenen yer değil, yolculuğun kendisidir.

yüksek sesle söylemediğin zaman insanlar, boş bıraktığın sessizliği kendi aptal varsayımlarıyla doldurur.

bir insanın sizin için doğru olduğunu, söylemek zorunda olmadıkları söylediklerinden daha da önemli olduğu zaman anlıyorsunuz.

birilerinin kimi sevmen ya da sevmemen gerektiğini sana söylemesine izin verme.

bir insanın hayatının son noktasında uçurum vardır; çoğumuz onun kenarında durup aşağıya bakarız, hayata tutunmaya çalışırız. işte bu nedenle, birisi kendini koyuvermeyi seçtiğinde bu karar dramatik bir şekilde belirginleşir. beden neredeyse şeffaflaşır. gözler geride kalanların göremeyeceği yerlere bakar.

tanrı bir kapıyı kapattığı zaman bunu sadece başka bir pencere açtığı için yapar.

mimarla doktorun hatasını toprak örter. avukat hata yaparsa ne yapar, biliyor musun? kabahati ya mimara atar ya da doktora.

hayatın kıpırdanan kelebek heyecanını bugüne kadar içimde yaşamadım. henüz yaşamadım. ama umuda benzediğinden eminim. bir kez hissettiğiniz zaman yokluğunu da anlarsınız.

dilekle dua arasındaki tek fark, birincisinde evrenin insafına kalmanız, ikincisinde biraz yardım almanızdır.

inançlar, hayallerimize ulaşmak için seçtiğimiz yollardır. bir şeyi yapabileceğine -ya da yapamayacağına- inanırsan her deneyiminde bunun doğruluğunu göreceksin.

kaygı, sallanan koltuk gibidir. sana yapacak bir şey sağlar ama ilerleme kaydetmeni sağlamaz.

bu çoğu insana tuhaf görünebilir ama biri size çekici geldiği zaman bunun nedeni genellikle detaylardır. iyilikleridir. gözleridir. gülüşleridir. en çok ihtiyacınız olduğu zaman sizi güldürebilmeleridir.

denge, sisten ve aynalardan başka bir şey değildir. yumruğunuzu bile sıkamadan bir yumruk yiyebilirsiniz. güvence göreli bir kavram. kıyıya onu ayağınızın altında hissedecek kadar yaklaşabilir, sonra bir anda kayaların arasında paramparça olabilirsiniz.

15.08.2016

kürt sorunu

murathan mungan

milliyetçilik, tarihin en büyük çıkmazıdır.

mardin jandarma alay komutanı rıdvan özden'in,* savur ilçesi yakınlarında pkk ile girilen bir çatışmada vurulması, ardından karısının ve kızının yaptığı şaşkınlık yaratan açıklamalar, geçtiğimiz günlerin tartışma getiren en önemli olaylarından biriydi. anımsayacak olursak şöyle diyordu karısı:

"kocam kendisine düşen görevi yaptı. ancak bunun çözüm olmadığını da biliyordu. sadece kendisine verilen görevi ifa etmeye çalışıyordu. ben kocamı şehit olarak kabul etmiyorum. insan ancak savaşta ölürse şehit olur. burada çirkin bir politikanın sonucu ölüm oluyor. göstermelik şaşaalı tören istemiyorum. kocamın kanını bu devlete helal etmiyorum."

kocasının kendisine yazdığı mektuplarda, ettiği telefonlarda söylediklerini aktardıktan sonra: "ancak bu politikayla ne vatan kurtulur ne de bu sorun çözülür. ölmekle öldürmekle güneydoğu sorunu çözülmez." diyordu. kızının açıklaması da özlü ve etkileyiciydi: "babam öldürüyordu; onu da öldürdüler."

goethe'nin ünlü sözü: "tarihi anlamayan, onu bir daha yaşamak zorundadır." bizim "milli tarih" anlayışımız: "tarih tekerrürden ibarettir." çünkü, anlamadığımız tarihi tekrar tekrar yaşamak zorunda kalmayı tarih sanıyoruz.

ateş kirlendi. prometheus'un insanları aydınlatmak için tanrılardan çaldığı aydınlığın ateşi değil bu. bu ateş, tıpkı barbar toplumlardaki gibi yakmak, kavurmak, yok etmek için yakılıyor. uygarlığın bütün izlerini yok etmek için. insanlığın bütün değerlerini yok etmek için. çözemedikleri her şeyi ateşin ellerine teslim ederek kurtulabileceğini sananlar için yakılıyor. ateşin kendi aydınlığını değil, sonrasının karanlığını sevenlerin tutuşturduğu bir ateş bu. ateşlere atılıyoruz. bir alev kapanındayız. bir gün hepimizin üzerine kapanacak bir alev kapanındayız. halka genişliyor. köyler yakılıyor, ormanlar yakılıyor, insanlar yakılıyor, çaresiz kalan insan sonunda kendi üzerine gazyağı dökerek yakıyor. yalnızca dirilerimiz değil, ölülerimiz de yakılıyor. yakılan kitapların, yakılan köylerin, yakılan insanların tarihinden geçiyoruz. 1978 maraş'ını unuttuğumuz için 1993 sivas'ını yaşadık. geleceğimiz unuttuklarımızdır.

toprak kan içinde. yüzyıllardır kan içinde; hem uğruna ölenlerin kanı, hem kendi kanı; bunca yıldır çözülmemiş derinliklerinde biriktirdiği lav, 2000'li yıllara girmeye çalıştığımız şu günlerde bütün gazabıyla üzerimize patlıyor. bölüşülmemiş, işlenmemiş, yağmalanmış toprak feodal bir kin gibi bütün zulmüyle üzerimize lavını püskürtüyor. toprağın kanını kaç gap yıkayabilir?

bu topraklarda derdini anlatmanın yolu hep zor kullanmaktan geçti. bunun sonuna dek böyle gitmeyeceği açıktır. sonuçta oturulacak yer bir masanın etrafıdır. 20 milyon kürt'ü öldüre öldüre bitiremezsiniz; hitler bile 5 milyonda kalmıştı.

* konuyla ilgili medyada çıkan bir haber

13.08.2016

sanat

şükrü erbaş

yağmurun tenimde sustuğu, rüzgarın aklımda ıslık çaldığı, güneşin duvarları aşarak kalbime doğduğu o herkese ait günlerden bir gün, çağdaşı bir düşünür için: "iyi de hep öğreniyor; ne zaman bilecek?" diyen sokrates, "başarıyla insana ne yapacağı öğretilmedikçe başarının can sıkıntısına yol açması önlenemez." diyen bertrand russell ve "gökyüzü açık da olsa kapalı da insan sevmedikçe onu göremez." diyen paul eluard el ele vererek, herkesin zamanından kendi zamanıma yeni bir yol açtılar ömrümde.

"sanat, yabancı bir deneyimi, o kişinin kendisinin deneyimini, bizim kendimizin edinmesine yol açar."

daha yakından görebilmek için daha uzaktan bakmak, sanatsal yaratıcılık için, sanatta yabancılaştırma için olmazsa olmaz bir ilkedir. şu ya da bu nedenle içinde yer aldığımız bir etkinliğin, eylemin, durumun olumlu yanları da olumsuz yanları da kendi gerçekliklerinin ötesinde bir değer içerirler. çünkü biz o durumla sıcağı sıcağına bir ilişki içindeyizdir. bu nedenle duygularımız, durumun bütününden çok, o bütünü oluşturan ve bizi kuşatan ayrıntıya odaklanmıştır. abartı kaçınılmazdır ve değerlendirme, överken de yererken de ister istemez haksızlık taşımaya başlayacaktır.

11.08.2016

on bin adam

ilhan selçuk

ebu süfyan'ın oğlu muaviye, islam tarihinin en ilginç kişilerindendir. hz. muhammet'e uzun süre direnmiş, peygamber'in son yıllarında müslüman, 20 yıl geçmeden de halife olmuştur. öykünün geçtiği yıllarda muaviye şam'da, hz. ali de kufe'de idi.

muaviye ile ali iki can düşmanı.

bir gün ali'nin kufe'sinden bir arap, satacağı malları devesine yükleyip muaviye'nin buyruğundaki şam'a gelmiş. pazarda bir şamlı arap, deveye sahip çıkmış:

"bu dişi deve benimdir."

kufeli:

"nasıl olur" diye direnmiş, "bu deve benim elimde büyüdü; hem bu deve dişi değil, erkek."

tartışma muaviye'ye yansımış, herkes davayı izlemek için meydanda toplanmış, muaviye davacıya sormuş:

"bu dişi deve kimindir?"

şamlı:

"bu dişi deve benimdir."

muaviye kararını açıklamış:

"bu dişi deve şamlınındır."

sonra cemaate sormuş:

"ey cemaat, bu dişi deve kimindir?"

cemaat bir ağızdan:

"bu dişi deve şamlınındır."

deve şamlıya verilmiş. kufeli şaşkın şaşkın bakınırken muaviye adamı kenara çekip demiş ki:

"ey kufeli! sen de ben de biliyoruz ki bu deve erkektir. ama sen burada gördüklerini kufe'ye dönünce ali'ye anlat ve de ki: muaviye'nin, erkekle dişiyi birbirinden ayırt edemeyen on bin adamı var; ona göre ayağını denk alsın!"

9.08.2016

diyalektik mutsuzluklar

murathan mungan



bir uzak sabah denizidir gittiğin kapı
ellerinde rüzgarın taşınmaz çamurları var
köpürmüş soylarımı toplarken çürüyen yanlarımdan
inan batmış şehirler gibi onarılmaz anılar
gözlerinde unuttuğum o eski aciz miras
almaya gelsem soluğumda dalgın yosun kokusu
biliyorum artık hiçbir gemi beni taşımaz
ve yeniden büyür içimde mağrur bir zakkum gibi
terk edilmek korkusu

susarsın bir silahsızlanma akşamı
susarsın dudaklarında ıslıklar kanar
öpülmez dudakların ıslık yarası
mavzerdir dokunmalarım kirvem bilirsin
öpemem, öpersem tekmil bir aşiret tragedyası

hüznünü ver bana yeter, gizli hüznünü
kolları bağlı hüzün olsun dört yanım
ırağına vurma beni kirvem, ağlarım, delirirsin
sonra derler haklıdır sevdası
geç olur ki artık onarmaz rakılar
geç olur bir yaraya rakının dağılması

sen denize sırtını dönen uykusuz dağlı
gemiler nerde -ki çoğu hüviyetidir melankolinin-
nerde aykırı mavzerler -onlara sığdıramazsın ki öfkelerini-
barut esmeri tenine sevdalarımı sürdüğüm
nasıl taşıdın bunca yıl delirmiş saçlarında
o eski şark yelini
biliyorum dokunsam parmaklarım kırılır
dokunmasam eşkıya uykusuzluğu çetin silahlar gibi

7.08.2016

aşk, hayat

paulo coelho

birini seviyorsan onu özgür bırakmaya hazır olmalısın.

iyi ile kötü arasındaki mücadele her insanın yüreğinde vardır. orası bütün meleklerin ve şeytanların savaş alanıdır.

sadece sıradan insanlar tehlikeden uzaktır.

aşk, görünenle görünmeyenin arasında, herkesin bildiği tek köprüdür. evrenin insanlara her gün öğrettiği dersleri tercüme etmenin en yetkin dilidir aşk.

gururun parıltısı, en büyük bilgeliği bile kör edebilir.

bir şeyi gerçekten istediğin zaman, arzunu gerçekleştirmeni sağlamak için bütün evren işbirliği yapar.

aşkı yaratan, ötekinin varlığından çok yokluğudur.

çok ciddi bazı patolojik vakalar dışında, insanlar yalnızca günlük yaşamın tekdüzeliğinden kurtulmak amacıyla delirirler.

her şey az önce olmuş gibi geçmişi yanımızda taşırız.

normallik fikir birliğinden başka bir şey değildir. çoğunluk bir şeyin doğru olduğunu düşünür, dolayısıyla o şey normal olur.

insanlar yalnızca, elde edip edemeyeceklerinden emin olamadıkları şeylere değer verirler.

kaybolmaları istedim, ilginç yerler keşfetmenin en iyi yolu kaybolmaktır.

kuşkulanmaktan hiç vazgeçme. kuşku duymayı bırakırsan artık ilerlemiyorsun demektir. insan olmak demek kuşku duymak; ama yine de yoluna devam etmek demektir.

evren, sadece heyecanlarımızı paylaşacak biri olduğunda anlam kazanır.

tutku. dürüst davranmak gerekirse, 5 yılı aşkın evlilikten sonra başka bir eş bulma arzusuna kapılmadığını hangimiz söyleyebilir?

çok az insan yolunu bulacak kadar cesurdur.

dünyada pek çok insan böyledir: mutlu olmayı hak etmediklerini sanarak en büyük sevinci bulabilecekleri yerlerde keder ararlar.

konforlu hayatından çık ve kendi krallığını ara.

5.08.2016

ütopya

karl marx: gerçeği belirleyen, insanların bilinci değildir; aksine bilinçlerini belirleyen, gerçektir.

maurice merleau-ponty: felsefe, uzaktan sahip olmanın ütopyasıdır. filozof, uyanan ve konuşan insandır ve insan sessizce felsefenin çelişkilerini taşır; çünkü tamı tamına bir insan olmak için, bir insandan biraz az ve biraz fazla olmak gerekir.

georges gusdorf: filozofun görevi, insanlık durumunu aydınlatmaktır.

moritz schlick: felsefemizin gerçek babası, hepsi uzun bir zincirin son halkaları olan ne comte'dur, ne frege'dir, ne poincare'dir, ne russell'dır, ne bir bilim adamıdır ne de mantıkçıdır. bu kişi sokrates'tir. öğrencilerine doğru sorular sormayı öğreten ilk insan odur.

victor brochard: platon'un gözünde tamamen saf gözlem her zaman yaşamın en mükemmel biçimidir.

immanuel kant: hiçbir bilgi içimizde deneyden önce değildir. her şey deneyle başlar.

maine de biran: herhangi bir nesne veya biçim ancak algılayan veya hisseden özne ile ilişkisiyle kavranabilir. ne kadar çok etkilenirsek o kadar az algılıyor ve biliyoruz.

henri bergson: en fazla tutunduğumuz görüşler, en büyük zorlukla farkına varabildiklerimizdir ve onları doğrulamamızı sağlayan nedenler, çok ender olarak, onları benimsememize yol açanlardır.

gerard van der leeuw: insanın düşünme biçimi, zannettiğimizden çok daha mantık dışıdır.

bossuet: zihnin en büyük problemi, şeylere gerçekte oldukları gibi değil, olmaları istendiği biçimde inanmaktır. bu, tutkularımızın neden olduğu bir hatadır. doğru olsun veya olmasın, istediğimiz veya umduğumuz şeye inanma eğilimi içindeyizdir.

emile durkheim: gerçeğin içinden karşı konulamaz bir ışık yayılır.

albert burloud: yetişkin birçok bilinçte, bazı soyut kavramlar niteliksel evreyi aşamazlar ve hiçbir zaman gerçekten genel haline gelemezler. yücenin, iyi yüreklinin, güzelin ve çirkinin, adilin ve adaletsizin sadece ayrı değil, aynı zamanda açık bir fikrine sahip kaç kişi vardır?

maurice merleau-ponty: dünyaya tutulmuşuz ve bu dünyadan, kendimizi ayıramadığımız için dünyanın bilincine varamıyoruz. eğer bunu yapabilseydik, niteliğin hiçbir zaman hemen kavranamayacağını ve tüm bilincin bir şeyin bilinci olacağını görecektik.

karl marx: filozoflar yalnızca dünyayı farklı tarzlarda yorumlamışlardır; şimdi söz konusu olan, bu dünyayı değiştirmektir.

3.08.2016

cehalet düzeni

uğur mumcu

bir kişiye yapılan haksızlık, bütün topluma karşı işlenmiş bir suçtur.

aydınlığın yenemeyeceği karanlık henüz yeryüzünde icat edilmiş değildir.

halkıyla çatışan ordular, bir süre sonra başka ulusların elinde birer oyuncak olurlar.

türkiye'de yıllarca yürürlükte olan tek rejim, inançsız politikacıların "cehalet düzeni"dir. dönemler değişir, partiler değişir; fakat bir türlü bu bilgisizlik giderilmez.

hangi ülkede olursa olsun, faşizmin kaba görüntüsüne adlarını karıştırmış olanlar, ne ülkelerine ne de dünyaya karşı barış türküleri söyleyebilirler.

milliyetçiliğin gerçek çizgisi antiemperyalizmden ve antifaşizmden geçer. her kim ki emperyalizmden ve faşizmden yanadır ve milliyetçilikten söz eder, bilin ki o bir kavram dolandırıcısıdır.

siz hiç "fikir suçu" sanığı bir mhp'li gördünüz mü? fikir suçu işlemek için bile insanda bir parça "fikir" olması gerekir.

bir kaplumbağa gibi yaşamayı, bir sürüngen gibi beslenmeyi, bir yılan gibi yükseklere tırmanmayı hüner saymışız yıllarca.

kim ilişki kurarsa ona teslim olur burjuvazi: tanzimatta fransızlara, meşrutiyette almanlara, mütarekede ingilizlere, çok partili hayatımızda amerikalılara.

ismet inönü: bir memlekette namus erbabı en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça o memlekette gerçek kurtuluş olmaz.

demokrasinin en sağlam güvencesi, emekçi sınıfların uyanık bekçiliğidir.

bir ülkede demokratik kurumlar yerli yerine oturtulmamışsa 10-15 yılda bir siyasal bunalımlar başgösterir. toplumun bütün değer yargıları birkaç gün içinde tepetaklak edilir. hukuksal güvenceler birdenbire etkinliklerini yitirir. bunalımı gidermek amacıyla ortaya çıkan bazı güçler, "kurulu düzeni" korumak amacıyla yeni bir düzensizlik çeşidi yaratırlar.

yoksul ülkelerde düzenlenen faşist askeri darbeler cia damgalıdır.

bir topluma karşı işlenecek en büyük suç, o toplumun çağdaşlığa dönük pencerelerini faşizmin tuğlalarıyla birer birer örmektir.

kaybeden, adalet duygusudur. yaralanan, yargı erkidir. hırpalanan, hukuktur.

1.08.2016

hayat

sabahattin ali

bu ölü toprakların üstünde hiçbir şey ölmek ve öldürmek kadar kolay değildir.

dünyada kuvvetlinin ve zayıfın, akıllının ve budalanın, faziletli olanın ve sefilin aynı derecede malik oldukları bir hak vardır: yaşamak hakkı! hiçbir meziyet, hiçbir kuvvet bu hakkı birisinden alıp diğerine verme hakkına sahip değildir.

bir millete taze hayat vereceklerin ihtiyar olmamaları gerekir.

akşamdan akşama iki kadehin zararı yoktur. insana dünyayı unutturur. eh, bu dünya da unutulacak dünya zaten.

hayatta hiçbir şey, uğrunda ölmek için istenmez. her şey yaşamamız için olmalıdır.

insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.

hayatın bir değişmeler silsilesi ve her bir değişmenin bir tekamül olduğunu anlamayanlar yobaz kafalı insanlardır.

şu dünyayı adamakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buraya geldik sanki? yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?

insan dedikleri mahlukun bütün çirkef taraflarını artık gördüm. burun buruna nefesini koklayarak gördüm. hiçbir evliya benim karşımda maskesini muhafaza edemez.

31.07.2016

uzun lafın kısası

nazım hikmet: kendini dünyanın mihveri sanan bir deli her şeyi yapabilir.

adolphe thiers: tek kişinin hükümeti, hükümdarın iktidar ve ehliyeti ne kadar yüksek olursa olsun, daima tehlikelidir.

cezmi ersöz: ardında bir yalan olmasa, ölüm tahammül edilmez bir şey olur.

miguel de unamuno: iyi kalpli, duygusal ve iyi bir insan eğer delirmezse, tam bir budala demektir. deli olmayan ya aptaldır ya da namussuzdur.

fernando pessoa: en yücelerimizin tek üstünlüğü, her şeyin boş ve kaypak olduğunu daha iyi biliyor olmalarıdır.

vasili grossman: faşizmin en büyük düşmanı insandır.

marquis de sade: bir mucize sayesinde itibar kazanmak için sadece iki şey gereklidir: bir şarlatan ve birkaç aptal kadın.

uğur mumcu: bir toplumda bir kısım insanlara hak diye dağıtılan yetki diğerlerinden esirgenirse, mülkün temeli olan adalet ancak küçük siyasi oyunların harcı olur.

erich fromm: bir özgürlük eğilimi olarak başkaldırma eylemi mantığın başlangıcıdır.

sevan nişanyan: komplo teorileri her zaman yanlıştır. gerçek dünyada olaylara dahiyane tasarımlar değil; insanların aptallığı, beceriksizliği, hesapsız hırsları, korkuları, kıskançlıkları yön verir.

29.07.2016

din

"din, insan türünün özgürlüğüne, mutluluğuna ve erincine karşı sahtekarların kurduğu bir birliktir." (paul henri d'holbach)

napolyon: servet eşitsizlikleri olmadan bir toplum var olamaz; servet eşitsizlikleri de din olmadan meydana gelemez. bir adam, tıka basa yiyerek şişen bir başka adamın yanı başında açlıktan ölürken ortada kendisine "tanrı böyle istiyor, kiminin zengin kiminin yoksul olması tanrıdandır; ama ilerde, öte dünyada iş başka türlü olacak." diyen bir otorite olmazsa, o adam bu farklılığı bir türlü anlamayacaktır.

ernest renan: biz ancak bir gölgenin gölgesinde, boş bir vazonun çiçek kokusunu duyarak yaşıyoruz.

schopenhauer: her şey dinin yanında: vahiy, kehanetler, hükümetin koruması, en yüksek değer ve tanınmışlık. ve hepsinden öte, doktrinlerini çocukluğun körpe çağında zihne kazıma, dolayısıyla neredeyse doğuştan gelen fikirler gibi görülmelerini sağlama şeklindeki paha biçilmez ayrıcalık.

"en zayıf durumda oldukları yerde zulüm görenler en güçlü oldukları yerde zulmederler." (albert bayet & jean jaures)

quintus ennius: tanrıların varlığına inanıyorum ve onları her zaman destekliyorum; ancak tanrıların insanlarla uğraşmadığı kanısındayım. çünkü öyle olsaydı, iyi insanlar mutlu, kötüleri mutsuz olurlardı hayatta; oysa hep tersinin gerçekleştiği görülüyor.

jean jaures: geçmişe onur vermenin ve saygı duymanın gerçek yolu, uzun bir hayaletler zinciri seyretmek üzere canlılığı kalmamış yıllara yüzünü dönmek değildir. geçmişe saygının tek yolu, geçmişte çalışan canlı güçleri geleceğe doğru sürdürmektir.

27.07.2016

fragmanlar

denis diderot

hakikat genellikle soğuk, sıradan ve yavandır.

ihtiyat dediğimiz şey, deneyimimiz sayesinde içinde bulunduğumuz koşullara, geleceğe dair umut ya da korku veren birtakım etkenlerin sebebi olarak baktığımız bir varsayımdır.

ne tanrılar, ne insanlar ne de direkler bağışlar bir şairin vasat olmasını.

fakat kim yeterince deneyimli olmakla övünebilir? en deneyimli olmakla böbürlenen kişi bile bir kez olsun budalalık etmemiş midir?

hiçbir zaman kendimizden başkasına acımayız.

ancak sefil olunduğu zaman çok çocuk yapılır. hiçbir şey nüfusa dilenciler kadar katkıda bulunmaz.

ah şu keşişler! en alası bile matah bir şey değildir.

cephesinde "kimseye ait değilim; çünkü herkese aitim. içeriye girmeden önce de içerideydiniz ve buradan çıktığınızda hala burada olacaksınız." yazılı devasa bir şatoya gidiyorlardı.

pişman olunmaksızın işlenen hiçbir suç yoktur.

kaderin dizginlerinin elimizde olduğunu düşünürüz ama aslında o bizi yönlendirir.

acınızı gizleme sebepleriniz mutluluğunuzu gizleme sebeplerinizden farklıdır; gözyaşlarınızdan, neşenizden çıkaracakları sonuçlara varmazlar. insanlar mutsuzluğu bağışlarlar. üzüntünüzü serbestçe yaşayın ki daha az acı versin; daha şiddetle yaşayın ki daha kısa sürsün. onun nasıl olduğunu anımsayın ve hatta abartın.